pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAM AHLAKI: VE

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Sayfalar

VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2021 Salı

KÜFR : ALLAHI VE PEYGAMBERİ İNKAR ETMEK

KÜFR : ALLAHI VE PEYGAMBERİ İNKAR ETMEK DİNLE OKU

Sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” gibi mânalara gelen küfr (kefr, küfûr, küfrân), terim olarak genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberi tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır (Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 189). Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında kâfir denilir. “Bilmemek, yadırgamak” mânasındaki nükr kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen inkâr da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene münkir adı verilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr”, “nkr” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “kfr”, “nkr” md.leri). Arapça kâfir veya Farsça gebrden (ateşe tapan) alınıp Türkçe’de kullanılan gâvur kelimesi de inanmayanı ifade etmektedir.
Yahudi geleneğinde Ortodoks inancı terkeden sapıklar için yer alan en yaygın terim, “Nâsıralı Îsâ’ya inanan” anlamındaki ma’amin Yeşu notseri ifadesinden türetildiği ileri sürülen minimdir. Tanrı’nın birliğini reddeden, kötülüğün Tanrı’dan bağımsız ilâhî bir başka güce dayandığına inanan, Tanrı’yı zalim olarak niteleyen (Nezikin, Sanhedrin, 38b-39a), cismanî dirilmeyi, Mesîh’in geleceğini (a.g.e., 91a) ve İsrail’in seçilmişliği fikrini reddedenler yanında Sadûkīler, Sâmirîler ve yahudi-hıristiyanlar gibi heretik mezhepler de bu kelime ile anlatılmıştır. Kofer (inkâr eden), gereksiz yere sorgulayan ve kutsal metinlerde çelişki bulmaya gayret edenler için kullanılırken (a.g.e., 39a-b) kofer beikkar terkibiyle dine ait temel bir inancı veya dogmayı (ikkar) reddeden kişi kastedilmiştir. “Değişen, başka dine geçen” mânasındaki mumar kelimesiyle Tevrat’ın hükümlerinden birini reddeden kimse nitelendirilmiştir (Nezikin, Horayoth, 11a). Ayrıca Yunan filozofu Epikuros’un düşüncelerini benimseyenleri ifade eden veya Ârâmîce pkr (kısıtlamalardan serbest olmak) kökünden türeyen epikoros kelimesi ilâhî takdir ve cezayı reddeden, böylece kendilerini Tevrat’ın hükümlerine uymamak konusunda serbest hisseden kişileri nitelendirmek için kullanılmıştır.
Yahudiliğin gerek kutsal metinlerinde gerekse geleneğine ait literatürde İsrâiloğulları’nın dinlerine bağlılıkları, Rab Yahova ile aralarında gerçekleşen ahde sadakatleriyle özdeşleştirilmiştir. İsrâiloğulları, Yahova’nın sözünü dinleyip onunla yapılan ahde sadık kaldıkları takdirde bütün kavimlerden daha üstün tutulacak ve Tanrı’nın kâhinler melekûtu ve mukaddes milleti olacaklardır (Çıkış, 19/5-6). Ahdin gereği olarak İsrâiloğulları’nın yerine getireceği görev başta on emir olmak üzere (Tesniye, 4/13) Hz. Mûsâ’nın Rab Yahova’dan getirdiği emirlere uymaktır. On emrin, İsrâiloğulları’nın Yahova’dan başka ilâhlara tapınmamaları şeklindeki uyarıyla başladığı dikkate alındığında (Çıkış, 20/2-6) Yahudilik’te küfrün, başka tanrılara ve putlara tapınmaya kadar varan ahde aykırı tercih ve tavırları kapsadığı görülür. Ahd-i Atîk’te İsrâiloğulları’nın zaman zaman ahdi ihlâl ettikleri (Tesniye, 29/25; I. Krallar, 19/10; II. Tarihler, 12/1; Yeremya, 22/9; Daniel, 2/30) ve bu sebeple cezalandırıldıkları (Tesniye, 17/2; Yeşû, 7/11; Mezmurlar, 132/12) belirtilmektedir. Ayrıca Tanrı’nın, ahidlerini bozan İsrâiloğulları’nı önceleri himaye etmediği (Yeremya, 32/37), fakat daha sonra onlara acıyarak kendileriyle ahdini tazelediği (Yeremya, 31/31, 32/37-41; Malaki, 4/8) anlatılmaktadır. Yahudi şeriatına göre inancını kaybeden bir yahudi ölmeden önce tövbe etmesi mümkün olan bir günahkâr sayılmaktadır (Nezikin, Sanhedrin, 44a). İnkârcı konumuna düşen yahudi tövbe edip tekrar dinini yaşamaya başlamadığı sürece yahudi toplumunun sahip bulunduğu bazı imtiyazlardan mahrum bırakılacaktır.
Hıristiyanlığın temel öğretisini kurtuluşa erebilmek için Îsâ’ya, öğretilerine ve yeryüzünde onun bedenini temsil eden kiliseye intisap etmenin zorunluluğu oluşturur. Kilise babaları bu inancı, “Kilise dışında kurtuluş yoktur” hükmüyle bir dogma haline getirmişlerdir. Dolayısıyla bu dindeki küfür anlayışını “Hz. Îsâ’nın ve kilisenin öğretilerini kabul etmemek” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bizzat Hz. Îsâ kiliseyi tesis etmiş ve kurtuluşun yegâne yolu olarak ona bağlanmayı emretmiş, kendi öğretilerini ve vaftizi tebliğ etmek üzere havârilerini görevlendirmiştir (Matta, 10/40; 18/17; 29/19; Markos, 16/15; Luka, 10/16). Havârilerin akîdelerinde Petrus’un, “Başka hiçbirinde kurtuluş yoktur” ifadesiyle (Resullerin İşleri, 4/12) Îsâ Mesîh’e ve öğretilerine imanın gereğine ve kilisenin zorunluluğuna vurgu yapılmıştır. Hz. Îsâ’ya ve öğretilerine inananlar itaatsizliğe (İbrânîler’e Mektup, 2/3) ve itaatsizlik sebebiyle kurtuluşu kaybetmeye (İbrânîler’e Mektup, 4/11-12) karşı uyarılmıştır. Kilise babalarından Origen’e göre de kilise dışında kalan hiçbir kimse kurtuluşa erdirilmeyecektir. Kiliseye tâbiiyet “Tanrı’nın krallığına girmek, vaftiz olmak (Yuhanna, 3/5; Markos, 16/16), inanç esaslarını kabul etmek ve kilisenin kutsal birliğine girmek” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple Aziz Cyprian kutsal birlikten ayrılan sapık grupları kilisenin dışında kabul etmiştir. Dolayısıyla vaftiz edilmeyenler, kilisenin öğretilerini benimsemeyenler, sapıklar ve kilisenin otoritesini kabul etmeyenler kilisenin üyesi olmaktan çıkmaktadır. Ancak Katolik öğretisine göre hiç vaftiz edilmeyenlerle sonradan inkâra düşenlerin kiliseyle ilişkileri farklı statülere tâbidir.
Kilise babalarından Hermas’ın, vaftiz edildikten sonra kişinin inancını terketmesinin affedilemeyeceği şeklindeki görüşü ilk dönemde kilisenin müeyyidesini teşkil ederken İznik Konsili’nden sonra Îsâ’nın öğretilerinden ve kiliseden uzaklaşanların tövbe ederek kutsal birliğe (komünyon) girmelerine izin verilmiştir. Reform hareketlerinin ardından Katolik kilisesi, Ortodoks ve Protestan kiliselerine rağmen kendini kurtuluşun yegâne yolu olarak görmeye devam etmiştir. II. Vatikan Konsili’nden (1962-1965) sonra kilise yine kurtuluşun evrensel aracı olarak görülmekle birlikte diğer din ve mezheplerin de olumlu değerler taşıdıkları ve insanların kurtuluşuna yardımcı olacakları ifade edilmiştir. Hz. Îsâ’nın öğretilerini ve kiliseyi terkedenlerin pişmanlık duyarak tövbe etmeleri halinde tekrar kilisenin kutsal birliğine dahil olmaları mümkün görülmüştür.
Kur’ân-ı Kerîm’de küfür kavramı kök halinde kırk bir yerde geçmekte, bunun yanında çok sayıda âyette aynı kökten türemiş fiil ve isimler bulunmaktadır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “kfr” md.). Kur’an’da cahd (bilerek inkâr etmek), işrâk (ortak koşmak) ve tekzîb (yalancı kabul etmek), kavramları da küfür mânasında kullanılmış, ayrıca tuğyân (haddi aşmak, azmak), zulm (haksızlık etmek, yersiz hareket etmek), ism (günah işlemek) ve fısk (belli bir sınırı aşmak, hak yoldan ayrılmak) kavramlarına küfrü ve inanmayanları nitelemek için yer verilmiştir (a.g.e., “cḥd”, “şrk”, “kẕb”, “tġy”, “ẓlm”, “is̱m”, “fsḳ” md.leri).
Kur’an’da kâfirlerin Allah’ı inkâr etmeleri (en-Nisâ 4/136, 150; et-Tevbe 9/54; en-Nahl 16/106), O’na oğul isnat etmeleri (el-Mâide 5/72-73; et-Tevbe 9/30), yolundan yüz çevirmeleri (en-Nisâ 4/167), ulûhiyyetinde ortak tanıyarak şirke düşmeleri (Âl-i İmrân 3/151; el-Beyyine 98/1, 6) yanında O’nun âyetlerini (el-En‘âm 6/39; el-Enfâl 8/31), peygamberlerini (en-Nisâ 4/42; Yûnus 10/2; er-Ra‘d 13/42-43) inkâr ettikleri, bunlara ulûhiyyet pâyesi verdikleri (el-Mâide 5/17), Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerini, Kur’an’ı (el-İsrâ 17/41, 46; Meryem 19/73, 77; el-Enbiyâ 21/2-3), melekleri (en-Nisâ 4/136), öldükten sonra dirilmeyi (Yâsîn 36/78-79) ve âhireti (el-A‘râf 7/45; Hûd 11/7, 19) reddettikleri belirtilmek suretiyle ferdi küfre götüren inançlara açıklık getirilmiştir. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’de inanmak veya inkâr etmekte insanların irade hürriyetine sahip bulundukları belirtilirken (el-Kehf 18/29) Allah’ın küfre rızâ göstermeyeceğine dikkat çekilmiştir (ez-Zümer 39/7). Kur’an’da, kâfirlerin inanmamaktaki ısrarlı tavırlarına rağmen inanacakmış gibi Resûl-i Ekrem’den defalarca mûcize göstermesini istedikleri bildirilmiş (el-En‘âm 6/37, 109; el-İsrâ 17/90-95), çeşitli âyetlerde, düşünüp ibret almak suretiyle inanmalarını sağlamak için kendilerine gösterilen misallerden bahsedilmiştir (el-En‘âm 6/65; Yûnus 10/5-6, 67; Yûsuf 12/105; er-Ra‘d 13/2-4; er-Rûm 30/20-28). Her şeye rağmen küfürde ısrarlı olanların amellerinin boşa çıkarılacağı (el-Mâide 5/5; el-A‘râf 7/147; ez-Zümer 39/65; Muhammed 47/8), kâfir olarak ölenlerin âhirette hiçbir şekilde kurtulamayıp acıklı bir azapla karşılaşacakları (Âl-i İmrân 3/91; el-Mâide 5/36; el-Meâric 70/11-18), cehennemde ebedî olarak kalacakları ve azaplarının hafifletilmeyeceği belirtilmiştir (el-Bakara 2/161-162). Kur’an’da tohumu toprağa atıp gizleyen çiftçilerden (küffâr) bahsedilirken (el-Hadîd 57/20) ve Allah’a şükredip nankörlük edilmemesi emredilirken de (el-Bakara 2/152; er-Rûm 30/34) küfr kökünün türevlerinin sözlük anlamıyla kullanıldığı görülmektedir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr” md.).
Küfür hadis kaynaklarında da çok geniş bir şekilde yer almakta olup özellikle iman bölümlerinde çeşitli başlıklar altında kaydedilen birçok rivayet bu konuyu ilgilendirmektedir (Wensinck, el-Muʿcem, “kfr” md.; Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 458-459). Bu hadisler genellikle küfür sayılan yanlış inançları ve kâfirin niteliklerini açıklamaktadır. Aynı rivayetlerde kâfirin kıyamet günündeki âkıbetinden, mâruz kalacağı azaptan ve müminin ona karşı alacağı tavırdan da bahsedilmektedir (Müsned, III, 229; Buhârî, “Tefsîr”, 1/25; Müslim, “Münâfiḳīn”, 54; Tirmizî, “Cehennem”, 3). Hadislerde iman en üstün itaat olarak nitelendirilirken (Müslim, “Îmân”, 36) şirk en büyük günah olarak tanımlanmış (Müslim, “Îmân”, 37), nifakın küfür olduğuna (Müsned, III, 39), kişinin kalbinde imanla küfrün bir arada bulunamayacağına (a.g.e., II, 349) dikkat çekilmiştir. Öte yandan kul hakkını ihlâl etme, toplumun bütünlüğünü ve huzurunu tehdit etmenin yanı sıra daha yaygın bir fitneye yol açma ihtimali bulunan tekfir tavrının sakıncasına işaret edilmiş, kişinin müslüman kardeşini haksız yere küfürle itham etmesinin kendisinin küfrüne sebep olacağı hususu farklı rivayetlerde dile getirilmiştir (Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “Îmân”, 111; Tirmizî, “Îmân”, 16).
Küfür kelâm ilminde üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Dinin merkezinde iman bulunup dinî hayatın bütün yönleri bu merkeze göre anlam ve değer kazandığı gibi küfür de ferdi söz konusu anlam ve değerlerden uzaklaştıran, inananlara mahsus dinî ve dünyevî bütün haklardan mahrum bırakan belirleyici bir hükümdür. Ancak İslâm âlimleri, iman olgusunun niteliği hakkında ileri sürdükleri farklı görüşlerine bağlı olarak küfrün mahiyetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır.
Âyet ve hadislerde imanın kalbin tasdikine bağlı kılınmasından hareketle (en-Nahl 16/22, 106; el-Hucurât 49/14; Müslim, “Îmân”, 41) imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Ehl-i sünnet kelâmcılarına göre küfür, dinin aslından (zarûrât-ı dîniyye) olduğu kesinlikle bilinen hususların tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemektir (Mâtürîdî, s. 601-611; Nesefî, s. 808; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, V, 224-225). İmanın tasdik değil mârifetten ibaret olduğunu ileri süren Cehmiyye ve Neccâriyye’ye göre küfür Allah’ı ve Hz. Peygamber’in haber verdiği hususları bilmemektir (Eş‘arî, I, 132; İbn Hazm, III, 188). Halbuki mârifetin karşıtı cehalet, imanın karşıtı inkârdır. Tek başına bilgi iman edilecek hususların mahiyetini kapsamaya yeterli değildir. Nitekim Allah ve resulünü bildiği halde küfrü gerektiren bir inancı benimseyen veya küfre alâmet sayılabilecek bazı fiilleri işleyip bazı sözleri söyleyen kimse iman dairesinden çıkmış olur.
İmanı sadece dilin ikrarı olarak kabul eden Mürcie ve Kerrâmiyye’ye göre küfür dille ikrar etmemektir (Eş‘arî, I, 12, 132, 141, 143; İbn Hazm, III, 183). Ehl-i sünnet kelâmcıları bu görüşü, gerçekte iman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe inandıklarını söyleyen münafıkların mümin olmadığını açıklayan âyetlere (meselâ bk. el-Bakara 2/8-9) aykırı bularak eleştirmişlerdir. İmanı ikrara, küfrü ikrar etmemeye indirgeyen bu görüş dünyada kişiye uygulanacak hükümler için geçerli olmakta, fakat onun âhiretteki durumunu kapsamamakta, ayrıca imanın ve küfrün hakikati konusunda bir değer taşımamaktadır.
Ebû Hanîfe, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi’ye ait, imanı kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olarak kabul eden meşhur kavle göre küfür imanın söz konusu iki rüknünden birinin mazeretsiz olarak terkedilmesidir (Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, s. 149; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 58, 69, 74). Halbuki imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Hanefî geleneğine mensup kelâmcılara göre ikrar onun rüknü değil dünyada ferde mümin muamelesi yapılabilmesi için şartıdır (Mâtürîdî, s. 607).
İmanı “kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve dinî görevleri yerine getirme” şeklinde tanımlayan Hâricî, Mu‘tezilî ve Şiî kelâmcılarına göre küfür bu üç rükünden birinin terkedilmesiyle gerçekleşir. Ameli imanın bir cüzü kabul eden söz konusu mezhepler hangi görevin (tâat) imandan sayıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de genel olarak Hâricîler, büyük günah işleyen ve ilâhî emirlerden birini terkedenin kâfir olduğunu, Mu‘tezile ile Şîa, büyük günah işleyenin imandan çıkmakla birlikte küfre girmeyip ikisi arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) bulunduğunu, işlediği günahtan dolayı tövbe etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacağını ifade ederler (Eş‘arî, I, 73; Kādî Abdülcebbâr, s. 707-709; İbn Hazm, III, 191). Sünnî kelâmcılar ise imanla amel arasında sıkı bir ilişkinin mevcudiyetini vurgulamakla birlikte ilgili naslardan hareketle amel olmaksızın imanın oluşumunu mümkün görmüş ve iman-küfür statüsünü buna göre belirlemişlerdir. Ancak Sünnî âlimlerin bu fikirlerini, ameli gereksiz bulan ve sadece tasdikten ibaret sayan bir iman anlayışı olarak görmek doğru olmaz. Bu anlayışı, Hâricî ve Mu‘tezilîler’in amel eksikliğinden dolayı kişinin mümin vasfını kaybedeceği şeklindeki görüşlerine karşı kalbî tasdikin sağladığı bir imanın varlığı devam ettiği sürece ferdi mümin sayan, küfre itmeyen, kucaklayıcı bir yaklaşım şeklinde kabul etmek gerekir (bk. İMAN).
İslâm âlimleri küfrü meydana geliş şekli ve sebepleri açısından dörde ayırmışlardır. 1. Küfr-i inkârî. Allah’ı, peygamberleri ve onların Allah’tan alıp getirdikleri esasları kişinin kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmemesidir. 2. Küfr-i cühûd. Kişinin bildiği halde iman etmemesi, inkârı tercih etmesidir. 3. Küfr-i inâdî. Kişinin kalben Allah’ı bilip bazan diliyle de ikrar ettiği halde haset, şöhret ve makam düşkünlüğü, kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir. 4. Küfr-i nifâk. Kişinin inanılması gereken hususları diliyle ikrar ettiği halde kalben tasdik etmemesidir (Lisânü’l-ʿArab, “cḥd”, “kfr” md.leri). Öte yandan itikadî yönden inkârcı bir mahiyet taşıyan, “Allah’ın ulûhiyyetinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek” şeklinde tanımlanan şirk de bir tür küfürdür. Nitekim Kur’an’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı ifade edilmiştir (en-Nisâ 4/48). Kişinin müslüman iken başka bir dini veya inanç sistemini kabullenerek İslâm’ı terketmesi de irtidad olarak nitelendirilen bir küfür şeklidir.
Naslardan hareketle hangi tür inanç, söz ve fiillerin bir mümini küfre götüreceği konusu üzerinde de durulmuştur. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, O’na ortak koşmak, ulûhiyyetine uygun olmayan sıfatlar isnat etmek, sıfatları, isimleri veya emirlerinden biriyle alay etmek, O’nun rahmetinden ümit kesmek (Yûsuf 12/87) insanı küfre sevkeden inançlar olarak kabul edildiği gibi nübüvvet müessesesini bütünüyle inkâr etmek (Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, s. 248-249), peygamberlerden bazılarının nübüvvetini kabul etmemek, onlara ulûhiyyet isnat etmek (el-Mâide 5/17, 72-73), sözlerinin anlamsız ve yalan olduğu, şahsî menfaatler için söylendiği şeklinde inançlara sahip olmak da (Gazzâlî, Fayṣalü’t-tefriḳa, s. 81) küfür sayılmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının veya bir kısmının vahiy ürünü olmadığını kabul etmek, Kur’an’ın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği halde meleklerin varlığını kabul etmemek (en-Nisâ 4/136), onların Allah’ın kızları olduğuna inanmak (el-İsrâ 17/40; es-Sâffât 37/149-153), birçok âyette Allah’a imanla beraber zikredilen âhireti inkâr etmek de kişiyi küfre götürmektedir.
Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri inkâr etme niteliği taşıyan söz ve ifadeleri sarfetmek kişiyi küfre sevkeder. Bu tür sözlere İslâm kaynaklarında “elfâz-ı küfür” denilmiştir. Kur’an’da da “kelimetü’l-küfr” tabiri geçmektedir (et-Tevbe 9/74). Söz konusu âyette münafıkların küfür kelimesini telaffuz etmek suretiyle müslüman iken kâfir oldukları belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan küfür ifadeleri olarak, “Meryem oğlu Mesîh Allah’tır”; “Allah üçlünün üçüncüsüdür”; “Bu peygamber yalancı bir sihirbazdır”; “Hayat ancak bu dünya hayatıdır, ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman yok eder”; “Bu çürümüş kemikleri kim diriltebilir?”; “Kıyametin kopacağını sanmıyorum” gibi örneklere yer verilmiştir (el-Mâide 5/17, 73; Sâd 38/4; el-Câsiye 45/24; Yâsîn 36/78; el-Kehf 18/36). Hadislerde de müminleri küfre götüren söz ve davranışlar üzerinde durulmuştur. Buna göre müslümanları tekfir etmek (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 15), Allah’tan başkasının adına yemin etmek (Buhârî, “Îmân”, 112) ve Kur’an hakkında tartışmak (Müsned, II, 258) küfür olarak nitelendirilmektedir. İslâm âlimleri, Allah ve resulünün ancak kâfirlerce söylenebileceğini veya yapılabileceğini bildirdiği, müslümanların yalnız kâfirlere ait olabileceği üzerine icmâ ettikleri yahut imanla bağdaştırılmasını imkânsız gördükleri söz ve davranışları elfâz-ı küfrün belirlenmesinde temel ilke kabul ederek bu konuya dair eserler yazmışlardır (bk. ELFÂZ-ı KÜFÜR). Öte yandan telaffuz edildiği zaman kâfir olmayı gerektirecek bir şeyi kişinin hatırına getirmesi, kalbinden geçirmesi küfür sayılmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in, dilleriyle söylemedikleri ve fiil haline getirmedikleri müddetçe müslümanların içlerinden geçirdikleri kötülükleri Allah’ın bağışlayacağını bildirdiği rivayet edilmektedir (Buhârî, “ʿItḳ”, 6; “Ṭalâḳ”, 11; Müslim, “Îmân”, 201).
İslâm âlimleri insanları küfre götürecek fiilleri ve davranışları puta tapmak (el-A‘râf 7/37; İbrâhîm 14/30; el-Furkān 25/3), tapınmak amacıyla güneşe, aya, yıldızlara, ateşe veya herhangi bir şahsa secde etmek, peygamberlerden birini öldürmek (Bâkıllânî, s. 348; İbn Hazm, I, 201), tâzim ve hürmet kastıyla haç takınmak, gayri müslimlerin kendilerine mahsus dinî kıyafetlerini giyinmek (Abdülkāhir el-Bağdâdî, s. 266; Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 188-189) ve iman esaslarından birinin inkârını gerektirecek tarzda sihir yapmak, kehanette bulunmak şeklinde sıralamışlardır.
Bir insanın mümin olması kelime-i şehâdetin muhtevasına inanmasıyla gerçekleşirken bu ilkeyi tamamen veya kısmen inkâr etmesi de onu küfre götürür. Ancak Kur’an’da yer alıp sahih hadislerde açıklanan iman esasları sadece altı esastan ibaret değildir. Dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan itikadî, amelî ve ahlâkî hükümlerin dinî oluşunu reddetmek, bunların farz, helâl veya haram statüsünde bulunduğunu inkâr etmek de kişiyi küfre sevkeder (İbn Hazm, III, 204; Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 188-189).
Mümin olduğunu ikrar eden veya fiilleriyle bunu gösteren kişilere dünya hükümleri açısından mümin statüsü uygulanır. Söz ve fiilleriyle küfür alâmetleri olabilecek tavırlar içine giren insanlar hakkında araştırma yapmadan onların küfürlerine hükmetmenin (tekfir), gerek kul hakkı gerekse toplum huzuru ve düzeni açısından sakıncalı sonuçlara yol açabilecek bir tutum olduğuna dikkat edilmelidir.

KÖTÜ AHLAK VE İLAÇLARI

KÖTÜ AHLAK VE İLAÇLARI DİNLE OKU
KÖTÜ AHLÂK ve İLÂÇLARI
Müslümanın herşeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Çünkü, kalb, bütün bedenin reîsidir. Bütün uzvlar kalbin emrindedir. Peygamberimiz, (İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu, kalbdir) buyurdu. Yâni bu, yürek denilen et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenmesi ve iyi ahlâk ile tezyîn edilmesidir. İnsanın sûretine, şekline (Halk) denir. İnsanın kalbindeki kuvvete, hâle, huya (Hulk) denir. (Ahlâk-ı zemîme), kalbin hastalıklarıdır. Bunların tedâvîleri güçtür. İlâclarını iyi bilmek ve iyi kullanmak lâzımdır. Hulk, yâni huy, kalbdeki meleke ve kalbdeki arzu, hâl demektir. İnsanın îtikadı, sözleri, hareketleri, hep bu kuvvetten hâsıl olmaktadır. İhtiyârî hareketleri, huyunun eserleridir.
Ahlâkı tebdîl etmek, kötüsünü yok edip, yerine iyisini getirmek mümkindir. Hadis-i şerifte, (ahlâkınızı iyileştiriniz!) buyuruldu. İslâmiyet mümkün olmıyan şeyi emretmez. Tecrübeler de, böyle olduğunu göstermektedir. [Tecrübe, kat’î bilgi elde etmeye yarıyan üç vâsıtadan biridir. Bu vâsıtalardan ikincisi, Muhbir-i Sâdıkın haber vermesidir. Üçüncüsü, hesap ile anlamaktır.] İnsanların, ahlâklarını tebdîl etmek isti’dadları aynı değildir.
Ahlâkın menşei, sebebi, insânî ruhun üç kuvvetidir. Bunlardan birincisi, ruhun (İdrâk) kuvvetidir. Buna (Nutk) ve (Akıl) denir. Nutkun nazarî kuvvetinin mu’tedil, orta miktârına (Hikmet) denir. Hikmet, iyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayıran kuvvettir. Bu kuvvetin lüzûmundan fazla olmasına (Cerbeze), yâni ukalâlık denir. Cerbeze insan, mümkün olmayan şeyleri anlamaya kalkışır. Müteşâbih âyetlere mâna verir. Kaza kader üzerinde konuşur. Mekr, hiyle, sihir gibi zararlı şeyler yapar. Bu kuvvetin lüzûmundan az olmasına (Belâdet), yâni ahmaklık denir. Böyle kimse, hayrı, şerri birbirinden ayıramaz. Nutkun amelî kuvvetinin orta olmasına (Adalet) denir. Adaletin azı çoğu olmaz.
Ahlâkın kaynağı olan kuvvetlerden ikincisi (Gadap) tır. Hayvânî ruhun kuvvetidir. Beğenmediği, istemediği birşey karşısında, kanı harekete gelir. Bu kuvvetin insânî ruh tarafından te’mîn edilen orta miktârına (Şecâ’at), cesaret denir. Lüzûmlu, faydalı işlere atılmaktır. Müslümanların, iki mislinden fazla olmıyan kâfirlerle harp etmeleri, mazlumu zâlimden kurtarmaları böyledir. Bu kuvvetin fazla olması (Tehevvür), atılgan, saldırgan olmaktır. Çabuk hiddetlenir. Bu kuvvetin az olması (Cübn), korkaklıktır. Lüzûmlu olan şeyi yapmaktan çekinir.
Ruhun kuvvetlerinden üçüncüsü (Şehvet)dir. Hayvânî ruhun, kendine tatlı gelen şeyleri istemesidir. Bunun insânî ruh tarafından te’mîn edilen orta miktârına (İffet), nâmus denir. İnsan, tabî’atinin muhtaç olduğu şeyleri, islâmiyete ve insanlığa uygun olarak yapar. Lüzûmundan fazla olmasına (Şereh), hırs ve fücûr denir. Helâldan olsun, haramdan olsun, her istediğini elde etmeye çalışır. Başkalarının zararına da olsa, beğendiği şeyleri toplar. Şehvetin lüzûmundan az olmasına (Humûd), uyuşukluk denir ki, hasta olduğundan veya hayâsından, yâhut korkusundan, kibrinden, muhtaç olduğu şeylere kavuşmakta gevşek davranır.
Yukarıda bildirilen dört orta derece, yâni hikmet, adalet ve iffet ve şecâ’at, iyi huyların esasıdır. İnsan, ruhun üç kuvvetinden hikmete tâbi olunca, diğer ikisine, yâni gadaba ve şehvete hâkim olur. Bu ikisini, orta dereceli olan iffete ve şecâ’ate kavuşturarak saadete erer. Eğer, aklın nazarî kuvveti; orta derecesi olan hikmeti bulamayıp, iki kötü uca meyl ederse, kötü huylar hâsıl olur. Aşırı olan altı huy, her zaman kötüdür. Orta derecede olan dört huy da, kötü niyet ile yapılınca, kötü olur. Mala, mevkı’e kavuşmak için, din adamı olmak, riyâ ile, gösteriş olarak namaz kılmak ve cihâd yapmak, hikmeti kötüye kullanmak olur. Bir zevke veya mevkı’e kavuşmak için, bazı zevklerini terk etmek, iffeti kötüye kullanmaktır.
Esas olan dört iyi huydan herbirinin, eserleri, alâmetleri vardır. Hikmetin yedi eseri vardır. Şecâ’atin ve iffetin onbirer eserleri vardır.
Kötü huyların ilâcı – Kötü huyların hepsi için müşterek ilâc, hastalığı ve zararını ve sebebini ve zıddını ve ilâcın faydasını bilmektir. Sonra, bu hastalığı kendinde teşhîs etmek, aramak, bulmak gelir. Bu teşhîsi kendi yapar. Yâhut bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar. Mümin, müminin aynasıdır. İnsan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusurunu öğrenir. Sâdık olan dost, onu tehlikelerden, korkulardan muhâfaza eden kimsedir. Böyle bir arkadaş bulmak çok müşkildir. Bunun içindir ki, İmâm-ı Şâfi’î:
Sâdık dost ve hâlis Kimyâ
az bulunur, hiç arama! buyurdu.
Hz. Ömer de,
Arkadaşım aybıma uyardı beni,
kardeşlik sünnetinin budur temeli! buyurdu.
Düşmanlarının kendisine karşı kullandıkları kelimeler de, insana ayblarını tanıtmaya yarar. Çünkü düşman, insanın ayblarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar ise, insanın ayblarını pek görmezler. Birisi İbrâhîm Edhem hazretlerine, aybını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca, seni dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor. Aybını başkalarına sor dedi. Başkasında bir ayb görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmaya çalışmak da, kötü huyların ilâclarındandır. (Mümin müminin aynasıdır) hadis-i şerifinin mânası budur. Yâni, başkasının ayblarında, kendi ayblarını görür. Îsâ aleyhisselâma, bu güzel ahlâkını kimden öğrendin dediklerinde, (Bir kimseden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmiyen huylarından ictinâb ettim. Beğendiklerimi ben de yaptım) buyurdu. Lokman hakîme, (Edebi kimden öğrendin) dediklerinde, (Edebsizden!) dedi. Selef-i sâlihînin, Eshâb-ı kirâmın, Velîlerin hayat hikâyelerini okumak da, iyi huylu olmaya sebep olur.
Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak lâzımdır. Çünkü, insanın alıştığı şeyden kurtulması müşkildir. Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyâzet çekmeği, nefse güç gelen şey yapmağı âdet edinmesi de, faydalı ilâcdır. Meselâ, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı ilâcdır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bunlardan birkaçı şunlardır:
1 – (Allah katında kötü huydan büyük günah yoktur.) Çünkü, bunun günah olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günahı katkat artar.
2 – (İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yaptıkları günah, kötü huylu olmaktır.)
3 – (Her günahın tevbesi vardır. Kötü ahlâkın tevbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tevbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.)
4 – (Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi ahlâk da, hatâları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk, hayrâtı, hasenâtı mahv eder.)
Kötü niyet ile olmıyan hikmet, adalet, iffet ve şecâ’at, iyi ahlâkın kaynağıdır. İyi huylu olmak için ve iyi ahlâkını muhâfaza edebilmek için, sâlih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık etmelidir. İnsanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir. Kötü huylu ile arkadaşlık etmemelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibi olur) buyuruldu. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmaktan ve münâkaşa etmekten ictinâb etmelidir. İlm öğrenmeli ve faydalı işler yapmalıdır. Ahlâkı bozan, şehveti harekete getiren seks, fuhuş kitapları okumamalı, böyle radyo ve televizyondan sakınmalıdır. İyi huyların faydaları ve haramların zararları ve Cehennemdeki azâbları, hep hâtırlanmalıdır. Mâl, mevkı’ arkasında koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamıştır. Mâlı, mevkı’i hayr için arıyan ve hayr işlerde kullanan, rahata, huzura kavuşmuştur. Mal, mevkı’ gaye olmamalı, hayra vâsıta olmalıdır. Mal, mevkı’, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada bâkî değildir. Dünya zevklerine daldıkça, derdler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
1 – (İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmette yüksek derecelere kavuşur.)
2 – (İbâdetlerin en kolayı ve çok faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.)
3 – (Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine götürür. Bâzan küfre götürür.)
4 – Birinin gündüzleri oruç tuttuğu, geceleri namaz kıldığı, fakat kötü huylu olduğu, dili ile komşularına, arkadaşlarına eziyyet ettiği söylendikte, Resûlullah cevabında, (Böyle olmak iyi değildir. Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
5 – (Güzel ahlâkı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim). Semavî dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları tamamlamak için gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa, başka kimseye lüzûm yoktur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra, Peygamber gelmiyecektir.
6 – (İyi huylu olan, dünya ve âhıret saadetlerine kavuşur.) Çünkü iyi huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları, vazîfeleri îfâ eder.
7 – (Sûreti ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
8 – (Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri afetmek, kendini mahrum edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmaktır). İyi huylu kimse, kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına, haysiyyetine, bedenine zarar vereni affeder.
9 – (Kızdığı zaman, yumuşak davrananın kalbini Allahü teâlâ emniyyet ve îman ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur. Kötülük edene iyilik yapmak, iyi huyların en üstünüdür. Kâmil insan olmanın alâmetidir. Düşmanları dost yapar. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, (İncîl)de gördüm: Îsâ aleyhisselâm, (Kötülük yapana kötülükle cevap vermeyiniz! Sağ yanağınıza vurana, sol yanağınızı çeviriniz! Paltonuzu alana, şalvarınızı da veriniz!) buyurdu. Hıristiyanların şimdi ellerinde mevcut uydurma (İncîl) kitaplarında da böyle yazılı olduğunu (Cevap veremedi) kitabımız bildirmektedir. Hıristiyanların, İspanyada, Kudüste, Hindistânda ve (Bosna Hersek)de müslümanlara ve yahudilere yaptıkları korkunc zulmler ve engizisyon mahkemelerinde, birbirlerine yaptıkları işkenceler, kitaplarda mevcuttur. Bu vahşî hareketleri, hakîkî İncîle tâbi olmadıklarını göstermektedir.
Her müslüman, kalbinden bütün kötü huyları çıkarıp, iyi ahlâkı yerleştirmelidir. Birkaçını çıkarıp, birkaçını yerleştirmekle, insan güzel huylu olmaz. Tasavvuf, insanı bu kemâle kavuşturan yoldur. [Böyle olmıyan yola, tasavvuf denmez. Her ilmin, her sanatın sahteleri, bozukları olduğu gibi, dinden, islâmiyetten, islâmiyetin güzel ahlâkından haberleri olmıyan sahtekârlar, yalancılar, kendilerine tarîkatçı, şeyh diyorlar. Bunlara aldanmamalı, câhillerin, ahlâksızların tuzaklarına düşmemelidir.]
Kötü ahlâkın meşhûrları altmış adeddir. Bunlardan kırk adedi tercüme edilerek, kırk madde hâlinde aşağıda bildirilmiştir. Bunlardan sakınan ve zıdlarını yapan kimse, güzel ahlâklı olur.