pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAM AHLAKI

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Sayfalar

24 Şubat 2021 Çarşamba

RİYA: YAPTIĞINI ALLAH İÇİN DEĞİL GÖSTERİŞ İÇİN YAPMAK DİNLE OKU

RİYA: YAPTIĞINI ALLAH İÇİN DEĞİL GÖSTERİŞ İÇİN YAPMAK DİNLE OKU
Sözlükte “görmek” anlamındaki re’y kökünden türeyen riyâ (riâ’), hadislerde ve ahlâka dair eserlerde -süm‘a (şöhret peşinde olma) kelimesiyle birlikte- “saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevî amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma” şeklinde açıklanır. Kaynaklarda dünyevî konulardaki riyakârlıklara yer yer değinilse de (meselâ bk. Muhâsibî, er-Riʿâye, s. 183-184; Gazzâlî, III, 297-299) daha çok ihlâs ve sıdk kavramlarının karşıtı olan riya üzerinde durulmuştur. Riya, “Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle amelde ihlâsı terketme” (et-Taʿrîfât, “riyâʾ” md.); “Allah’a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı isteme” (Gazzâlî, III, 297); “ibadeti Allah’tan başkası için yapma, ibadetleri kullanarak dünyevî çıkar peşinde olma; Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapma” (Kurtubî, V, 422; XX, 212); “insanların görmesi ve takdir etmesi için ibadeti açıktan yapma” (İbn Hacer, XXIV, 130) vb. şekillerde tanımlanmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de riya kavramı üç âyette isim (el-Bakara 2/264; en-Nisâ 4/38; el-Enfâl 8/47), iki âyette fiil (en-Nisâ 4/142; el-Mâûn 107/6) olarak yer almaktadır. İlk iki âyette ibadet niyeti taşımadan, Allah rızasını gözetmeden, sadece gösteriş olsun diye sadaka verenler, üçüncü âyette gösteriş ve şöhret için savaşa katılanlar, diğer ikisinde gösteriş için namaz kılanlar kınanmıştır. Hadislerde hem riya kelimesi hem türevleri geçmektedir. Hz. Peygamber, “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum” demiş, “Sizden sonra da hâlâ şirk olacak mı?” sorusuna, “Evet, fakat güneşe, aya, taşa ve puta tapmak şeklinde olmayacak, insanlar ibadetlerini riya için yapacaklar” cevabını vermiştir (Müsned, IV, 124). Bir kutsî hadiste Cenâb-ı Hak, “İşlediği bir amelde benden başkasını bana ortak koşan kişiyi de onun şirkini de reddederim” buyurmuştur (Müsned, II, 301, 435; Müslim, “Zühd”, 46; İbn Mâce, “Zühd”, 21). Resûl-i Ekrem riyayı “küçük şirk” diye nitelemiş, Allah’ın kıyamet gününde insanlara amellerinin karşılığını verirken gösteriş için ibadet ve hayır yapanlara, “Ey riyakârlar! Dünyada amellerinizi gösteriş olsun diye kimin için yaptıysanız gidin onu arayın, bakalım bulabilecek misiniz?” şeklinde hitap ederek onları huzurundan kovacağını bildirmiştir (Müsned, V, 428, 429). Diğer bir hadiste, dünyada Allah’ın kendilerine nimetler ihsan ettiği kimselere uhrevî hesap sırasında bu nimetlere karşılık ne gibi ameller işlediklerinin sorulacağı, bunlardan bazılarının şehid oluncaya kadar O’nun uğrunda savaştıklarını, bazılarının O’nun rızası için ilim öğrendiklerini, Kur’an okuduklarını, bazılarının da O’nun rızası için cömertçe hayırlar yaptıklarını söyleyecekleri, ancak bu amelleri gerçekte gösteriş için yaptıklarının kendilerine bildirileceği ve sonunda hak ettikleri cezaya çarptırılacakları belirtilmektedir (Müsned, II, 322; Müslim, “İmâre”, 152; Nesâî, “Cihâd”, 22). Bir hadiste de ibadet ve hayırlarıyla şöhret peşinde olanların gizli kötülüklerinin Allah tarafından teşhir edileceği, riya ile amel edenlerin riyakârlığının açığa vurulacağı ifade edilmektedir (Müsned, V, 270; Buhârî, “Riḳāḳ”, 36, “Aḥkâm”, 9; Müslim, “Zühd”, 47, 48).
Âyet ve hadislerde bildirilen mânevî tehlikeleri dolayısıyla ahlâk ve tasavvuf kaynaklarında riya konusuna özel bir önem verilmiştir. Riya konusunu sistemli bir şekilde ele alan ilk âlimlerden Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh adlı eserinde konuya geniş bir bölüm ayırmış (s. 153-306); riyanın tanımı ve mahiyeti, çeşitleri, niyet, ihlâs ve hayâ ile ilgisi, riyakârlığın psikolojik sebepleri, ahlâk bakımından zararlı sonuçları, riyakârlığın alâmetleri gibi hususlar üzerinde durmuştur. Muhâsibî riyanın ağır ve hafif derecelerinin bulunduğunu belirtir. Ağır olanı, kulun Allah için yapılması gereken ameli insanlara gösteriş için yapması, hafif olanı da sırf Allah için yapılması gereken ibadeti hem Allah’ın hem kulların hoşnutluğunu kazanmak için ifa etmesidir (a.g.e., s. 163-178). Riya duygusunun dışa yansımasının beş şeklinden söz eden Muhâsibî bunları beden, dış görünüş, söz, amel ve sosyal çevreyle ilişkilere dindarlık süsü verme diye sıralamaktadır. Bir kimsenin âhiret endişesi taşıdığını göstermek için yüzüne kederli bir görüntü vermesi; oruçlu olduğu bilinsin diye sesi kısılmış, gözlerinin feri sönmüş bir hal takınması; âbidler ve zâhidler gibi saçı başı dağınık görünmesi; konuşmalarında hikmet sahibi, âlim ve zikir ehli bir kimse olduğu izlenimi uyandırmaya çalışması; rükû ve secde gibi rükünlerde uzun süre durarak namazı uzatması, kezâ oruç ve hac gibi ibadetlerinde titiz bir dindar görüntüsü sergilemesi; ilim ve din ehlinden olduğunu, ilimde ve dinde yüksek bir mertebede bulunduğunu hissettirmek amacıyla âlimler ve âbidlerle düşüp kalkması bu beş şeklin örnekleri arasında yer alır. Muhâsibî dünya hayatına düşkün kişilerde sayılan beş yolla gösteriş yaptığını ancak dindarlık süsü verilerek yapılan riyakârlığın bundan daha kötü olduğunu belirtir.
Muhâsibî’nin eserinden geniş ölçüde yararlandığı anlaşılan Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de konuya dair psikolojik ve pedagojik açıdan dikkat çekici tahliller yaptığı ve bu husustaki İslâmî telakkinin bir özetini sunduğu görülmektedir. Gazzâlî, eserinin kırk ana bölümünden biri olan “Mevki Hırsı ve Riyanın Yerilmesi” başlığı altında (III, 274-335) insanlardaki mevki tutkusunu derin bir vukufla inceledikten sonra bu tutkunun bir neticesi olarak gördüğü riyaya dair âyet ve hadisleri zikretmiş, din büyüklerinin sözlerinden örnekler vermiş; ardından riyanın tanımı, mahiyeti ve dışa vurum yolları, günah olması yönünden dereceleri, riyanın tedavisi; günahları alenî olarak yapmanın veya saklamanın, riya olur korkusuyla ibadetleri terketmenin dinî hükmü; kulun her durumda amellerini sadece Allah’ın bilmesine önem vermesi gerektiği gibi konular üzerinde durmuştur. Gazzâlî ayrıca amellerin kabul edilmesine etkisi bakımından riyanın farklı derecelerini sıralamıştır. Burada gösteriş kastı arttıkça riyanın zararının artacağı, Allah rızası, ibadet niyeti ve sevap beklentisi arttıkça riyanın zararının azalacağı anlatılmaktadır. En tehlikeli riya, kalpte yalnız Allah’a gösterilmesi gereken tâzimi Allah’tan başkasına gösteren kişinin riyasıdır; çünkü bu kişi Allah’a itaat ediyor gibi görünse de gerçekte başkasına itaat etmektedir. Bundan dolayı riya gizli şirk kabul edilmiştir (a.g.e., III, 301-305).
Başta mutasavvıflar olmak üzere diğer İslâm âlimleri tarafından da riya gizli şirk veya münafıklık sayılmıştır. İbn Hazm riya ve şöhret tutkusunu şirke yakın bir kötülük kabul eder (el-Aḫlâḳ, s. 38). Kuşeyrî’nin naklettiğine göre Fudayl b. İyâz kınanma kaygısıyla ameli terketmenin riya, insanlara gösteriş olsun diye amel etmenin şirk, bu iki kusurdan kurtulmanın ihlâs olduğunu söylemiştir (er-Risâle, II, 446). Sûfîlere göre riyakâr insan münafığa benzer. Riya, Allah’ın himayesine mazhar olanlar dışındaki insanların içinde karınca gibi kımıldar durur (Cemâleddin eş-Şâzelî, s. 42, 43). Bu sebeple riya duygusunu ancak ihlâs ehli tanıyabilir, ne kadar zararlı olduğunu da amellerini boşa çıkarmaktan korkan inâyet ehli kavrayabilir (Serrâc, s. 290; Muhâsibî, Âdâbü’n-nüfûs, s. 148-149). Bir sûfî halis ameli, “yazıcı meleğin dahi göremediği için yazamayacağı, amel sahibinin kendi nefsinin bile farkedemediği için böbürlenmeyeceği kadar gizli tutulan amel” diye tarif etmiştir (Kelâbâzî, s. 99).
Riyanın amellere ne ölçüde zarar vereceği konusu da kaynaklarda ele alınmıştır. Buna göre amellerde esas olan gizliliktir, çünkü gizlilik ihlâslı olmayı ve riyadan kurtulmayı sağlar. Ancak amelleri açıktan yapmanın sakıncasının bulunmadığı, hatta faydalı olduğu durumlar da vardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sadakaları âşikâre olarak verirseniz bu ne güzel! Eğer yoksullara gizlice verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” buyurulmuştur (el-Bakara 2/271). Ayrıca hac, cihad, cuma namazı gibi gizlenmesi mümkün olmayan ameller de vardır. Namaz, oruç ve sadaka gibi gizlice yapılabilen amellerin insanlara örnek olup onları da hayırlı faaliyetlere teşvik etmek amacıyla açıktan yapılması daha faziletlidir. Hz. Peygamber, bu şekilde davranan kimsenin hem kendi amelinden dolayı hem de örnek olduğu kişi sebebiyle iki misli ecir kazanacağını bildirmiştir (Müsned, II, 397, 505; Müslim, “Zekât”, 70; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 6). Bir kimsenin, insanların mümin olduğuna şahitlik etmeleri ve onun gibi davranmaları için alenen ibadet etmesinde de sakınca görülmemiştir. Ayrıca farzların hakkı ilân ve teşhir olup onların açıktan yapılması İslâm’ı ve onun şiârlarını ortaya koyma anlamına gelir (Fahreddin er-Râzî, VII, 73-75; Kurtubî, V, 423; XX, 213). Her durumda en önemli husus ihlâsın eksiksiz olmasıdır. Şayet böyle bir tehlike yoksa başkasına örnek olup öncülük etmek için ameli açıktan yapmak faziletlidir; gösteriş tehlikesinden kaygı duyulduğunda ise gizliliğin daha faziletli olduğunda ittifak edilmiştir. Amellerden önce, amel esnasında ve amellerden sonra riya duygusuna kapılmanın ibadetlerin kabul edilip edilmemesini ne ölçüde etkileyeceği konusu üzerinde de durulmuştur (meselâ bk. Muhâsibî, er-Riʿâye, s. 208-213; Gazzâlî, III, 307-318; Kurtubî, V, 422-424).

TAKLİDİ İMAN

TAKLİDİ İMAN
Taklidi iman ve tahkiki iman nedir?
Taklidi iman, kişinin delillere dayanmaksızın, ana-babadan veya çevresindeki insanlardan görerek ve öğrenerek iman etmesine denir. Bir nevi kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak oluşan imandır. İslam ulemasının çoğunluğunun görüşüne göre bu tür bir iman geçerlidir. Ancak o kişi imanını akli ve dini delillerle güçlendirmediği için sorumludur. Zira, taklidi iman inkarcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir.
Tahkiki iman ise, delillere, bilgiye, araştırmaya ve kavramaya dayalı olan imandır. Taklidi imana göre daha şuurlu bir imandır. Kişi elde ettiği bu delillerle ileri sürülecek şüphe 12. Nisa Suresi, 162. ayet 13. Bakara Suresi, 177. ayet uyandırıcı, bir takım sapık düşüncelere karşı koyabilir ve bu imanın direncini kuvvetlendirir. Bu sebeple imanı, akli ve dini delillerle güçlendirerek, “taklit” seviyesinden “tahkik” seviyesine çıkarmak gerekir. Aslolan, her Müslümanın tahkiki imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının şuurunda olmasıdır.

NEFSİN HEVASINA UYMAK

NEFSİN HEVASINA UYMAK
Sözlükte “istek, heves, meyil, sevme, düşme” gibi anlamlara gelen hevâ kelimesi terim olarak “nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi” yahut “doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen nefis” mânasında kullanılmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hvy” md.; et-Taʿrîfât, “el-hevâ” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1543; İbnü’l-Hatîb, I, 339-340).
Câhiliye döneminde genellikle “nefsin tutkusu”, özel olarak da “aşk” anlamında kullanılan hevâ (meselâ bk. Antere, s. 103, 119, 190) iyi yahut kötü her türlü istek ve arzuyu da ifade ediyordu. Nitekim Câhiliye şairi Teebbeta Şerran bir yakınını överken, “O başına gelen felâketten pek şikâyetçi olmaz, hevâsı da çoktur” diyordu (A‘lem eş-Şentemerî, I, 256). Buna karşılık Muʿallaḳa sahibi Hâris b. Hillize, “Sözleşmede yer alanları hevâlar nasıl bozar?” (Zevzenî, s. 233); diğer bir Muʿal-laḳa şairi Lebîd b. Rebîa da, “Onlar şereflerini kirletmezler, işleri de lekeli olmaz; çünkü akılları hevâlarıyla birlik olup sapmaz” (a.g.e., s. 160) derken hevâyı ahlâka ve akla aykırı davranışların kaynağı olarak göstermişlerdir. İslâmî dönemde kelimenin bu olumsuz anlamda kullanımı yaygınlık kazanmıştır. Zebîdî’nin kaydettiğine göre (Tâcü’l-ʿarûs, “hvy” md.) İbn Sîde, aslında hevânın hem iyi hem de kötü istekleri kapsadığını, ancak pratikte kötülük anlamı taşıdığını, iyi isteklerin ifade edilmesi için “güzel hevâ” yahut “doğruya uygun hevâ” gibi bir niteleme ile birlikte kullanılması gerektiğini belirtir.
Kur’ân-ı Kerîm’de hevâ kelimesi, hepsi de olumsuz anlamda olmak üzere on âyette tekil, on sekiz âyette çoğul (ehvâ) olarak geçmektedir. Hadislerde de aynı mânada sıkça kullanılmış, hadis mecmualarında bu konuyla ilgili özel bablar açılmıştır (bk. Dârimî, “Muḳaddime”, 30, 35; Buhârî, “Aḥkâm”, 16; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 2, 3, “Edeb”, 116). Bazı hadis ve haberlerde ise hevâ kelimesi olumlu veya olumsuz bir değer ifade etmeksizin “arzu, istek, niyet” anlamında yer almaktadır (meselâ bk. Müsned, II, 34, 97; Dârimî, “Muḳaddime”, 30; Buhârî, “Tefsîr”, 33/7, “Nikâḥ”, 29).
Kur’an’da, bayağı arzularına esir olan insan “hevâsını tanrı edinen” diye tanıtılmış (el-Furkān 25/43; el-Câsiye 45/23) ve hevâ başlıca sapıklık sebeplerinden biri sayılmıştır. Gazzâlî bu âyeti yorumlarken ilâh kelimesinin “mâbud” anlamına geldiğini, mâbudun da “buyruğuna uyulan” demek olduğunu, buna göre davranışlarında hevâya uyup bedenî arzularının peşinden koşanların hevâlarını ilâh edinmiş sayılmaları gerektiğini ifade eder (İḥyâʾ, III, 28; Mîzânü’l-ʿamel, s. 59). Hevâlarına uyanlar tam bir sapıklığa düştükleri gibi (el-Câsiye 45/23) bunların peşinden gidenler de Allah’ın yolundan saparlar (el-Mâide 5/77; el-En‘âm 6/56). Müminler, çeşitli âyetlerde hem kendi hevâlarına hem de kâfir, zalim, hak yoldan sapmış, kalpleri mühürlenmiş kimselerin hevâlarına uymaktan menedilmiştir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hvy” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hvy” md.).
Kur’ân-ı Kerîm’de hevâya uyma yasaklanırken (el-Bakara 2/120) hevânın olumsuz arzu ve eğilimlerden ibaret olduğuna dikkat çekilmiştir. Hz. Peygamber’den övgüyle söz eden âyetlerin birinde, “O hevâsına göre konuşmaz; onun konuşması vahiyden ibarettir” denilmektedir (en-Necm 53/3-4). Mü’minûn sûresinin 70-71. âyetlerinde Resûl-i Ekrem’in insanlığa gerçeği getirdiği, insanların çoğunun ise gerçekten hoşlanmadığı ifade edildikten sonra, “Eğer hak onların hevâsına uysaydı gökler, yer ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu” buyurulmuştur. Nisâ sûresinin 135. âyetinde her durumda adaleti ayakta tutmayı emreden ifadenin ardından gelen, “Hevânıza uyarak sapmayın” buyruğu da adaletin mutlak oluşuna karşılık hevâların değişkenliğini gösterir.
Zâhid ve sûfîlerin hevâ ile ilgili uyarıları tasavvuf literatüründe önemli bir yer işgal ettiği gibi hemen her zâhid ve sûfî, hevâyı kendi dinî ve ahlâkî hayatı için en büyük tehlikelerden biri olarak görmüştür. Tasavvufî hayatın en önemli ilkeleri olan riyâzet ve mücâhedenin temel amacı nefsi her türlü bedenî ve dünyevî tutkulardan arındırıp mânevî hazlara yöneltmektir (Kuşeyrî, I, 266-267). Tasavvuf ahlâkının ilk ve seçkin temsilcilerinden olan Hâris el-Muhâsibî, “Sana düşmanın olan şeytandan neler gelirse hepsi nefsinin hevâsı aracılığı ile gelir” der (er-Riʿâye, s. 325). Bu düşünce diğer bütün mutasavvıflarca da benimsenmiştir (meselâ bk. Hücvîrî, II, 439; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 45-48). İlk zâhidlerden Ebû Süleyman ed-Dârânî, nefsin hevâsına uymamayı en faziletli amellerden sayarken (Sülemî, s. 81) Sehl et-Tüsterî, nefsin bayağı isteklerine karşı koymaktan daha üstün bir kulluk bulunmadığını söylemiştir (Kuşeyrî, I, 351). Hücvîrî de temel sıfatının hevâ olduğunu söylediği nefse karşı gelmeyi bütün ibadetlerin başı ve ahlâkî çabaların en değerlisi olarak nitelendirmiştir (Keşfü’l-maḥcûb, II, 427, 430). Aynı mutasavvıf insanların tutkularını ikiye ayırır. Bunların ilki lezzet ve şehvet hevâsı yani cinsî arzu, yeme içme arzusu gibi bedenî istek ve tutkular, diğeri de halkın gönlünde mevki kazanma ve reislik hevâsıdır. Özellikle ikincisi, hem ona müptelâ olanları hem de müptelâ olan kimseye saygı duyup peşinden gidenleri saptırdığı için tehlikelerin en büyüğüdür (a.g.e., II, 438-439). Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inde hevânın bu iki çeşidiyle ilgili olarak yaptığı tahliller (bk. özellikle III, 79-106, 274-325), hem tasavvuf literatüründe hem de genel olarak İslâm düşüncesinde hiçbir zaman aşılamamıştır.
Sûfîler arasında hevânın iyi olan bir türünden söz edenler de vardır. Necmeddîn-i Dâye, felsefî gelenekte çoğunlukla “iffet” terimiyle ifade edilen ölçülü şehvet yerine “mutedil hevâ” tabirini kullanmayı tercih eder ve insanların zararlı şeylerin defi için itidal derecesinde gazap duygusuna muhtaç olmaları gibi menfaatlerin celbi için de aynı derecede bir hevâ duygusu taşımaları gerektiğini belirtir (Mirṣâdü’l-ʿibâd, s. 178-182). Muhyiddin İbnü’l-Arabî de “nefsânî istekler” anlamındaki hevâyı yermekle birlikte Allah sevgisinin derecelerinden söz ederken bu sevginin en alt derecesi için hevâ, en yüksek derecesi için aşk terimlerini kullanır (el-Fütûḥât, IV, 259). Ona göre Kur’an’da yerilen hevâ avamın istekleridir; gerçekte ise hevâ âriflere, irade avama aittir (a.e., IV, 428).
İslâm ahlâkı literatüründe hevâ konusu özellikle Ebû Bekir er-Râzî’den itibaren geniş ilgi görmüştür. eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî adlı eserinin ilk iki bölümünü (Resâʾil felsefiyye, s. 17-32) aklın önemi, hevânın yerilmesi ve akıl-hevâ çatışması gibi konulara ayıran Râzî hissî, tabiî ve hayvanî arzulardan ibaret olduğunu söylediği hevâyı aklın karşıtı olarak göstermiş ve bu konuda sonraki ahlâkçılara ışık tutacak görüşler ortaya koymuştur. Onun, hevâyı insanın yapısından gelen arzu ve ihtiraslar diye niteleyen ve konuyu akıl-hevâ çatışması şeklinde ele alarak yüksek bir ahlâka ulaşmak için hevâyı baskı altına almak ve her durumda aklın buyruklarına uymak gerektiğini savunan görüşleri, beşerî aşk hususundaki olumsuz tavrı, hevâ ve aşk kavramlarının anlam ilişkisi (a.g.e., s. 39-40), aklın buyruğu ile hevâdan kaynaklanan yargıların birbirine karışabileceği endişesi ve bunları ayırt etmenin ölçülerine dair verdiği bilgiler (a.g.e., s. 88-91) kendisinden sonra da genel kabul görmüştür. Meselâ Mâverdî de Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserine akıl-hevâ çatışmasını inceleyen bölümle başlar (s. 19-40). Ancak Mâverdî, Râzî’den farklı olarak konuyu âyet, hadis ve diğer dinî ve edebî literatürle zenginleştirmiştir. Râgıb el-İsfahânî’nin eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa adlı eseri ve Gazzâlî’nin Mîzânü’l-ʿamel’i de aynı yaklaşımı sürdüren örneklerdendir. Bu iki eserde de aklın karşısına konulan beşerî istek ve tutkuların hepsine birden hevâ adı verilmiş, aklın melekten, hevânın şeytandan destek aldığı ifade edilmiş, aklın buyruğu ile hevânın istekleri arasında ayırım yapmanın her zaman kolay olmadığına dikkat çekilerek bu hususta bazı ölçüler verilmiştir. Bu arada İbrâhîm sûresinin 24. âyetindeki “güzel ağaç”la aklın, “çirkin ağaç”la da hevânın kastedildiği, böylece âyette aklın faydalarıyla hevânın zararlarına işarette bulunulduğu belirtilmiştir. Yine bu eserlerde hevâya karşı koyma hususunda insanlar başlıca üç sınıfa ayrılmıştır. Hevâsına yenik düşenler ilk sınıfı, akıl ve iradelerini kullanarak hevâlarına karşı sürekli mücadele verenler ikinci sınıfı, hevâlarına hiç uymayanlar da üçüncü sınıfı oluşturur. Yalnız peygamberlerle velîler üçüncü mertebeye ulaşabilir (eẕ-Ẕerîʿa, s. 101-110; Mîzânü’l-ʿamel, s. 59-62). Gazzâlî bu son mertebeyi “en büyük güç, peşin nimet, tam hürriyet ve kölelikten kurtuluş” olarak değerlendirir (a.g.e., a.y.). Hevânın esaretinden kurtulmanın gerçek hürriyet sayılması, başta sûfîler olmak üzere bütün İslâm ahlâkçılarının ortak görüşüdür (Çağrıcı, s. 30-31). Dinin, belirli zaruretlere bağlı olarak verdiği ruhsatların istismar edilebileceğinden kaygı duyan Gazzâlî, bu istismarın sebebi olarak da hevâ ve şehvet kelimeleriyle ifade ettiği nefsânî arzu ve ihtirasları gösterir ve insanoğlunun yaşadığı sürece kötü arzularının baskısından kurtulamayacağını söyler (Mîzânü’l-ʿamel, s. 166-171).
Hevâyı şehvetin eş anlamlısı gibi kabul edenler varsa da Râgıb el-İsfahânî bu iki terim arasında önemli bir fark bulunduğu görüşündedir. Ona göre şehvetin biri iyi, diğeri kötü olmak üzere iki çeşidi vardır. Bunların ilki ilâhî bir fiil olup insan nefsinin bedene fayda sağlayan şeyleri elde etme gücüdür; diğeri de insanî eylemlerin ürünüdür ve nefsin bedenî lezzet sağlayan şeylere kapılmasıyla meydana gelir. Düşünme yeteneğini kendisine bağımlı kılan bu şehvete hevâ denir. Sonuç olarak düşünme cehdi aklın kontrolünde işlediğinde iyilik ve güzellikler üretir, hevânın etkisine kapıldığında ise kötülük ve çirkinlikler doğurur (eẕ-Ẕerîʿa, s. 108-109). Aynı açıklamaları Gazzâlî de tekrar eder (Mîzânü’l-ʿamel, s. 62). Ancak Gazzâlî, kelimelerden ziyade onlara yüklenen anlamların önemli olduğunu düşündüğü için özellikle İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’in III. cildinde bu iki kelimeyi eş anlamlı olarak kullanmış ve daha çok şehvet kelimesiyle ifade ettiği bedenî ve dünyevî tutkularla ilgili geniş tahliller yapmıştır.
Hadis, akaid, kelâm ve mezhepler tarihi literatüründe, genellikle sünnet çizgisinden saparak inanç ve davranışları beşerî görüş ve arzular doğrultusunda oluşturma eğilimleri için “ehvâ”, bu eğilimleri birer akım haline getirenler için de “ashâbü’l-ehvâ” (Dârimî, “Muḳaddime”, 35) ve daha çok “ehl-i ehvâ” tabirleri kullanılmıştır (bk. EHL-i EHVÂ).



23 Şubat 2021 Salı

AYIPLANMA KORKUSU

AYIPLANMA KORKUSU
Küfr-i cühudiye sebep olan şeylerden biri de, insanlardan utanmak ve başkalarının kötülemelerinden, ayıplamalarından korkmaktır. Ebu Talibin küfrü böyledir. Ebu Talib, Resulullah efendimizin Peygamber olduğunu biliyordu. İnsanların kötüleyeceklerinden korkarak ve ayıplayacaklarını düşünerek, inandığı halde, inandığını söylemedi.
Ebu Talib ölüm döşeğinde iken, Resulullah efendimiz onun yanına gelerek, (Ey amcam! Sana şefaat edebilmem için, la ilahe illallah söyle!) buyurdu. Cevabında, (Ey kardeşimin oğlu, doğru söylediğini biliyorum. Lakin ölüm korkusu ile imana geldi denilmesini istemem) dedi.
Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri, Ebu Talibin yanına geldiler. Sen, bizim emirimizsin, sözlerin başımızın üzerindedir. Fakat, senden sonra, yeğenin Muhammed ile aramızda düşmanlığın devam edeceğinden korkuyoruz. Ona söyle! Dinimizi kötülemesin, dediler. Ebu Talib, Resulullaha işittiklerini söyledi. Resulullahın, onlar ile sulh yapmayacağını anlayınca, Müslüman olacağı anlaşılacak bazı şeyler söyledi. Bunları işitince, amcasının iman etmesini istedi. (İşitenler bana dil uzatacaklarından korkmasaydım, iman ederdim. Seni sevindirirdim) dedi. Öleceği zaman, bir şeyler söyledi. Bunları işitebilmek için, Abdullah ibni Abbas yanına yaklaştı. İman ettiğini bildiriyor dedi. Ebu Talibin iman ettiği şüphelidir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre, iman etmedi. Hazret-i Ali, Resulullaha gelerek, dalalette olan amcan öldü dediğinde, (Yıka, kefen içine sar ve defnet! Men olununcaya kadar onun için dua ederiz) buyurdu. Birkaç gün evinden çıkmayarak, onun için çok dua etti. Eshab-ı kiramdan bazıları bunu işitince, onlar da, kâfir olarak ölmüş olan akrabaları için dua etmeye başladılar. Bunun üzerine, Tevbe suresinin, (Peygamber ve iman edenler, akrabaları olsalar da, müşrikler için istigfar etmemelidir) mealindeki 113. âyet-i kerimesi nazil oldu.
Ebu Talibin öldükten sonra diriltilip iman ettiği Kurtubi tefsirinde bildirilmektedir.
İnsanların ayıplamalarına karşı
Sual: İnsanların kötülemelerine, ayıplamalarına karşı ne yapmalı, nasıl bir yol takip etmelidir?
Cevap: İnsanların kötülemelerinden ve ayıplamalarından korkmaya karşı ilaç olarak şöyle düşünmelidir:
“Kötülemeleri doğru ise, ayıplarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları yapmamaya karar verdim demeli, böyle kötülemelerden ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i Basrî hazretlerine, birisinin kendisini gıybet ettiğini haber verdiler. Ona bir tabak helva gönderip;
“Sevaplarını bana hediye ettiğini işittim. Karşılık olarak bu tatlıyı gönderiyorum” dedi. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerine de, birisinin kendisini gıybet ettiğini söylediler. Ona bir kese altın gönderip;
“Bize verdiği sevapları arttırırsa, biz de karşılığını arttırırız” dedi.
Yapılan kötüleme yalan, iftira ise, zararı söyleyene olur. Onun sevapları bana verilir. Benim günahlarım, ona yüklenir demelidir. İftira etmek, nemmamlık yapmak, gıybet etmekten daha fenadırlar. Nemime, Müslümanlar arasında söz taşımaktır.
Bir kimsenin düşmanlarının kendisine karşı kullandıkları kelimeler, insana ayıplarını tanıtmaya yarar. Çünkü düşman, insanın ayıplarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar ise, insanın ayıplarını pek görmezler. Birisi İbrâhîm Edhem hazretlerine, ayıbını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca;
“Seni dost edindim. Her halin, hareketlerin, bana güzel görünüyor. Ayıbını başkalarına sor” dedi.
Başkasında bir ayıp görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmaya çalışmak da, kötü huyların ilaçlarındandır.
(Mümin müminin aynasıdır) hadîs-i şerifinin manası budur. Yani, başkasının ayıplarında, kendi ayıplarını görür. İsa aleyhisselâma;
-Bu güzel ahlakını kimden öğrendin dediklerinde;
-Bir kimseden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen huylarından ictinab ettim, sakındım. Beğendiklerimi ben de yaptım buyurdu. Lokman hakîme;
-Edebi kimden öğrendin dediklerinde;
-Edepsizden! dedi. Selef-i sâlihînin, Eshâb-ı kiramın, Velîlerin hayat hikayelerini okumak da, iyi huylu olmaya sebep olur.

MAL MEVKİ HIRSI DİNLE OKU

MAL MEVKİ HIRSI DİNLE OKU
Değerli kardeşimiz,
Peygamberimiz (asm) alacak verecek konularının yazılmasını, imza altına alınmasını tavsiye etmiştir. Ortaklar kardeş dahi olsalar, tüm hesapları yazıp ona göre hareket etmelidirler. Kul hakkına riayet etmek temel ölçü olmalıdır. Aksi halde illaki bir sorun çıkar. Sorun çıkmaması için tüm işlemlerin resmiyete dökülmesi gerekir.
Dinimizin bu konudaki uyarılarını dikkate almak gerekir. Mal hırsı ile kul hakkına girmenin zararlarından bahsetmek ve bu durumdaki insanları, daha insaflı davranmaları gerektiği yönünde uyarmak gerekir. Şu hadîs-i şerîfi akıldan çıkarılmamalıdır:
“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır.”
Zîrâ ticâretteki para kazanma ihtirâsı, nefsin zebûnu olduğu korkunç handikaplardan biridir. Muhteris kimse, bir testiye benzer; karnı dolsa da ağzı kapanmaz. Halbuki bir testiye deryâlar boşaltmaya kalksan, istiâbından fazla ne alabilir? Yine muhteris, bir ocak, soba veya mangal gibidir ki, ona odun ve kömür gibi yakacaklar yığıldıkça, işbâ hâline gelip sönmez; bilakis alev ve harâreti artar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, muhteris insanı şöyle ifade buyurur:
“Âdemoğlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun içini / karnını topraktan başka bir şey dolduramaz.” (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)
Bu düşkünlüğü dolayısıyla insanoğlunun ticarette yaptığı hile ve düzenbazlıkların haddi hesabı yoktur. Bu yüzden nice kavimler batmıştır. Yine de bu dünyâ akıllanmayan nice gaflet yolcularıyla doludur. Sınırsız zenginlikleri dolayısıyla infak, zekat ve muhtelif hayr u hasenat ile fakir, garip, kimsesiz, dul, yetim ve muhtaçları gözetecekleri yerde onların haklarını bir vampir iştahıyla gaspedenler tarih boyu hiç eksik olmamıştır...
Dînin mevzûu rûhtur. Bedense, rûha yüktür. Dîn, bedene seâdet ve rahatlık getirmek dâvâsında değildir. Bilâkis rûhu bedene hâkim kılmak dâvâsındadır. Ticaret, bir merhaleden sonra hırslarımıza gem vurmak olmalı ki, haddi aşıp dünyâ ve âhiret bedbahtı olmayalım... Tüccar vurguncu, kontrol organları hırsız ve rüşvetçilerle dolu bir cemiyet bünyesinde huzur aramak bir hayal olur...
Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmete kadar gelecek ümmetlere ibret olması için Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Medyen ve Eyke halklarının helâkinin, ticaret ahlâklarının son derecede bozulmuş olması sebebiyle olduğunu bildirmektedir. Onun için ticârette sahtekârlık yapılıp harâm yenmesi, zayıfların ezilmesi, bir kavmin helâkine sebeb olacak kadar ağır bir cürümdür. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
“Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helak olsun!.. Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise razı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder).” (Buhârî, Rikak,10; Cihad, 70; İbn Mâce, Zühd, 8.)
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, bir kimse methedildiği zaman, methedene, üç şeyi yâni:
“Hiç sen onunla; komşuluk, yolculuk, veya ticâret yaptın mı?” diye sordu.
Muhâtabı üçünü de yapmadığını söyleyince:
“Zannedersem, sen onun câmîde Kur’ân okurken başını salladığını gördün!” dedi.
Adamın da:
“Evet, yâ Ömer! Benim gördüğüm öyle idi.” ifâdesi üzerine Ömer -radıyallâhü anh-:
“O zaman medihte bulunma! Zîrâ ihlâs, kulun boynunda değildir.” buyurdu.
Burada Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’in verdiği ölçü, zâhire aldanmamak, kişinin fiiline ve beşerî münâsebetlerine göre kanâat sâhibi olmak îcâb ettiğidir. Menfaatinden imtihân verip geçer not almamış olanın tezkiyesinin tehlikesine işârettir.
Görüldüğü gibi ticâret, ferdin iç dünyâsını dışarıya yansıtır. Yâni ferdin iç âlemi nasılsa ticareti de öyledir. Onun için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:
“Allâh, sizin namazlarınıza, oruçlarınıza değil, para münâsebetlerinize bakar.”
Aldatanlara gelince, onlar şu hadîs-i şerîfte anlatılanlara muhataptırlar. Rasûlullah’ın -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet günü Allâh onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap da vardır.”
ifadelerini üç defa tekrarladığını işiten Ebû Zerr -radıyallâhü anh-:
“Adları batsın, umduklarına ermesinler ve hüsrâna uğrasınlar, kimlerdir onlar yâ Rasûlallah!” diye sordu. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“Elbisesini (kibir ve gururundan dolayı kurula kurula) sürüyen, verdiğini başa kakan ve yalan yeminle malını pazarlayan!” buyurdu. (Müslim, Îmân, 171)
İslâm, ticâret ile ilgili kâidelerini, asıl onun kazanılma ve sarf edilme faâliyetlerinde gösterir: Kur’ân-ı Kerîm, iki tarafın kalb hoşnutluğu ile cereyan etmesi gereken ticârî faâliyetin dışındaki muâmeleleri, harâm saymakta ve: “Aralarınızda bâtıl yoluyla mallarınızı yemeyin!..” buyurmaktadır. Âyet-i kerîmenin tamamı şöyledir:
“Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hâli müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve harâm yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin! Ve kendinizi öldürmeyin! Allâh size karşı pek merhametlidir.” (Nisâ, 4/29)
“Nefislerinizi öldürmeyiniz!” ifâdesi, mühim ince bir mânâ ihtivâ eder. Burada, rûhî hayâtı mahvedip cehennem ehli olmaktan sakındıran bir îkâz vardır. Diğer taraftan kavga ve cinâyetlerin bir kısmının da, haksız yere mal yeme ve kazanma ihtirâsına dayandığı hakîkatine dikkat çekilir. Bu tehlikelerden korunmak ise, İslâm’ın tâyin ettiği ticâret kâideleri içinde kalmakla olur. Bilhassa faizden kaçınmak, bu hususta en önemli mes’eledir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Doğru tâcir, kıyâmet günü Arş’ın gölgesindedir.”
“Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû, 4)
“Ey Amr, sâlih kişi için sâlih mal ne güzeldir!” (Ahmed b. Hanbel, IV, 197, 202)
hakîkatini yaşamakta ve helâl ile harâm hususunda takvâ ölçüleriyle hareket etmekteydi. Çünkü helâl ve harama dikkat, bizlere emanet edilen malın temizliği ve âhırette hesâbının verilebilmesi açısından en zarûrî bir mecburiyettir.
Helâl lokma için ticarete haram karıştırmama hususunun ehemmiyet ve bereketini merhum pederim Mûsâ Efendi şu hâdise ile anlatırdı:
“Müslüman olmuş ermeni bir komşumuz vardı. Birgün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:
"Acıbadem'de tarla komşum Rebî Molla'nın ticaretteki güzel ahlâkı vesilesiyle Müslüman oldum. Molla Rebî, süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir akşam vakti bize geldi ve:
"Buyurun, bu süt sizin!" dedi. Şaşırdım:
"Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!" dedim. O hassas zarif insan:
"Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca o hayvanın tahavvülat devresi (yediği otların vücudundan tamamen izalesi) bitene kadar sütünü size getireceğim...” dedi.Ben:
“Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..” dediysem de Molla Rebî:
“Yok yok öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..” deyip hayvanın tahavvülat devresi bitene kadar sütünü bize getirdi.
İşte o mübârek insanın bu davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümdeki gaflet perdelerini kaldırdı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime:
“Böyle yüce ahlâklı bir insanın dîni, muhakkak ki en yüce bir dîndir. Böylesine zarîf, hak-şinâs, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dînin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldum.»”
Bu güzelliklerin yanında hadîs-i şerîfte buyurulan:
“İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, kişi malı helâlden mi, haramdan mı aldığına hiç aldırmaz.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)
şeklindeki gafletlerin de yaşanması, ne kadar hazîn durumlardır.
Oysa dînin koyduğu kâidelerin ihlâlinden doğan cezâlar, ferdî olduğu ve çoğu âhirete âid bulunduğu halde harâm mal edinmekten doğan belâ onun kazanılmasında bir dahli olmayan gelecek nesillere de şâmildir. Üstelik insanlardan bunun acısı, âhirete kalmayıp mutlaka çıkar. Halk, bu nükteyi sezerek onu:
"Dedesi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış!"
şeklinde darb-ı mesel hâline getirmiştir. Haram servetten miras alanların ekseriyâ doğru yolda yürüyemediği bir gerçektir. Çünkü parada bir sır vardır; o, geldiği yoldan gider. Geldiği yol harâm olan bir mirasçıyı o mal, arkasına takarak kötü yollara sürükler. Böyle bir mal yılana benzer. Yılan nasıl çıktığı delikten girerse, malın sarf mahalli de kazancın vasfına bağlıdır.
Îmân ve takvâ istikametinde kullanılmayan bir malın fıska ve küfre müncer olacağı âyet-i kerîmede Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dilinden ne güzel ifade buyurulur:
“Mûsâ: "Rabbimiz! Doğrusu sen Firavun'a ve erkânına ziynetler ve dünyâ hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azâbı görmedikçe inanmazlar..." dedi.” (Yûnus, 10/88)
Ne gariptir ki, kimileri, dürüst ticaret yapınca kazancın hâsıl olamayacağı yönünde temâyüller göstermektedir. Bunlar, bir gaflet lakırdısı, hakîkat körlüğü ve ilâhî taksimat programını inkârdır. Bu hataya düşenlere göre malını defalarca Allâh ve Rasûlü (asm) yolunda sıfırlayan ve hiçbir zaman dürüst ticaretten ayrılmayan Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhü anh-’ın ashabın en fakirleri arasında yer alması gerekirdi. Ancak tarihen de sabittir ki, o devamlı sahâbenin en zenginlerinden olmuştur. Kaç defa Allâh ve Rasûlü (asm) için her şeyini infâk etmesine rağmen, nice ilâhî bereketlere nâiliyetle tekrar servet ve mal sahibi olmuştur.
Bu itibarla bizler, malı meşrû yollardan kazanmakla mükellefiz ve meşrû yerlere sarfetmeye de mecbûruz. Ârif bir tüccâr, dünyâ ticâretini devâm ettirirken daha büyük olan âhiret kazancını ihmâl etmeyecek, ebedî seâdeti düşünüp ilâhî yoldan ayrılmayacaktır. Aşağıdaki âyet-i kerîme, böylelerinin kalbî hayâtını ne güzel aksettirir:
“(Öyle hakîkî er kişiler vardır ki) onlar, ne ticâret ne de alışverişin, kendilerini zikrullahdan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nûr, 24/37)
Bu şekilde ticâret ehli olanlar, bir başka âyet-i kerîmede buyurulan “ticâreten len- tebûr” (aslâ zarara uğramayan bir kazanç) sırrını yaşayanlar, yâni gerçek ticâretten nasîb alanlardır. Nitekim gerçek ticâreti, Allah Teâlâ şöyle ifâde buyurur:
“Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âşikâr sarfedenler, aslâ zarâra uğramayacak bir kazanç (ticârten len-tebûr) umabilirler. Çünkü Allâh, onların mükâfatlarını tam öder ve lutfundan onlara fazlasını verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir.” (Fâtır, 35/29-30)
Cenâb-ı Hakk, bizleri bu âyet-i kerîmelerin sırrı içinde yaşatsın! Gönül gözü ile ilâhî kitabı okuyabilmeyi, mi’râca yükseltecek bir huşû ile yapılabilen secdeleri, helâlinden kazanıp isrâf etmeden harcamayı ve verdiği nîmetleri yolunda infâk etmeyi nasîb buyursun!
Yâ Rabbî! Ticaret ehli kardeşlerimizi, hadîs-i şerîfte buyurulan “elinden, dilinden mü’minlerin istifade ettiği” kullarından eyleyip, vatan ve milletimiz için hayırlı kimseler eyle!.. Her iki cihanda da rahmet ve berekete vesile olacak amel-i sâlihlere müyesser kıl! (Amin

KÜFR : ALLAHI VE PEYGAMBERİ İNKAR ETMEK

KÜFR : ALLAHI VE PEYGAMBERİ İNKAR ETMEK DİNLE OKU

Sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” gibi mânalara gelen küfr (kefr, küfûr, küfrân), terim olarak genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberi tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır (Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 189). Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında kâfir denilir. “Bilmemek, yadırgamak” mânasındaki nükr kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen inkâr da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene münkir adı verilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr”, “nkr” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “kfr”, “nkr” md.leri). Arapça kâfir veya Farsça gebrden (ateşe tapan) alınıp Türkçe’de kullanılan gâvur kelimesi de inanmayanı ifade etmektedir.
Yahudi geleneğinde Ortodoks inancı terkeden sapıklar için yer alan en yaygın terim, “Nâsıralı Îsâ’ya inanan” anlamındaki ma’amin Yeşu notseri ifadesinden türetildiği ileri sürülen minimdir. Tanrı’nın birliğini reddeden, kötülüğün Tanrı’dan bağımsız ilâhî bir başka güce dayandığına inanan, Tanrı’yı zalim olarak niteleyen (Nezikin, Sanhedrin, 38b-39a), cismanî dirilmeyi, Mesîh’in geleceğini (a.g.e., 91a) ve İsrail’in seçilmişliği fikrini reddedenler yanında Sadûkīler, Sâmirîler ve yahudi-hıristiyanlar gibi heretik mezhepler de bu kelime ile anlatılmıştır. Kofer (inkâr eden), gereksiz yere sorgulayan ve kutsal metinlerde çelişki bulmaya gayret edenler için kullanılırken (a.g.e., 39a-b) kofer beikkar terkibiyle dine ait temel bir inancı veya dogmayı (ikkar) reddeden kişi kastedilmiştir. “Değişen, başka dine geçen” mânasındaki mumar kelimesiyle Tevrat’ın hükümlerinden birini reddeden kimse nitelendirilmiştir (Nezikin, Horayoth, 11a). Ayrıca Yunan filozofu Epikuros’un düşüncelerini benimseyenleri ifade eden veya Ârâmîce pkr (kısıtlamalardan serbest olmak) kökünden türeyen epikoros kelimesi ilâhî takdir ve cezayı reddeden, böylece kendilerini Tevrat’ın hükümlerine uymamak konusunda serbest hisseden kişileri nitelendirmek için kullanılmıştır.
Yahudiliğin gerek kutsal metinlerinde gerekse geleneğine ait literatürde İsrâiloğulları’nın dinlerine bağlılıkları, Rab Yahova ile aralarında gerçekleşen ahde sadakatleriyle özdeşleştirilmiştir. İsrâiloğulları, Yahova’nın sözünü dinleyip onunla yapılan ahde sadık kaldıkları takdirde bütün kavimlerden daha üstün tutulacak ve Tanrı’nın kâhinler melekûtu ve mukaddes milleti olacaklardır (Çıkış, 19/5-6). Ahdin gereği olarak İsrâiloğulları’nın yerine getireceği görev başta on emir olmak üzere (Tesniye, 4/13) Hz. Mûsâ’nın Rab Yahova’dan getirdiği emirlere uymaktır. On emrin, İsrâiloğulları’nın Yahova’dan başka ilâhlara tapınmamaları şeklindeki uyarıyla başladığı dikkate alındığında (Çıkış, 20/2-6) Yahudilik’te küfrün, başka tanrılara ve putlara tapınmaya kadar varan ahde aykırı tercih ve tavırları kapsadığı görülür. Ahd-i Atîk’te İsrâiloğulları’nın zaman zaman ahdi ihlâl ettikleri (Tesniye, 29/25; I. Krallar, 19/10; II. Tarihler, 12/1; Yeremya, 22/9; Daniel, 2/30) ve bu sebeple cezalandırıldıkları (Tesniye, 17/2; Yeşû, 7/11; Mezmurlar, 132/12) belirtilmektedir. Ayrıca Tanrı’nın, ahidlerini bozan İsrâiloğulları’nı önceleri himaye etmediği (Yeremya, 32/37), fakat daha sonra onlara acıyarak kendileriyle ahdini tazelediği (Yeremya, 31/31, 32/37-41; Malaki, 4/8) anlatılmaktadır. Yahudi şeriatına göre inancını kaybeden bir yahudi ölmeden önce tövbe etmesi mümkün olan bir günahkâr sayılmaktadır (Nezikin, Sanhedrin, 44a). İnkârcı konumuna düşen yahudi tövbe edip tekrar dinini yaşamaya başlamadığı sürece yahudi toplumunun sahip bulunduğu bazı imtiyazlardan mahrum bırakılacaktır.
Hıristiyanlığın temel öğretisini kurtuluşa erebilmek için Îsâ’ya, öğretilerine ve yeryüzünde onun bedenini temsil eden kiliseye intisap etmenin zorunluluğu oluşturur. Kilise babaları bu inancı, “Kilise dışında kurtuluş yoktur” hükmüyle bir dogma haline getirmişlerdir. Dolayısıyla bu dindeki küfür anlayışını “Hz. Îsâ’nın ve kilisenin öğretilerini kabul etmemek” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bizzat Hz. Îsâ kiliseyi tesis etmiş ve kurtuluşun yegâne yolu olarak ona bağlanmayı emretmiş, kendi öğretilerini ve vaftizi tebliğ etmek üzere havârilerini görevlendirmiştir (Matta, 10/40; 18/17; 29/19; Markos, 16/15; Luka, 10/16). Havârilerin akîdelerinde Petrus’un, “Başka hiçbirinde kurtuluş yoktur” ifadesiyle (Resullerin İşleri, 4/12) Îsâ Mesîh’e ve öğretilerine imanın gereğine ve kilisenin zorunluluğuna vurgu yapılmıştır. Hz. Îsâ’ya ve öğretilerine inananlar itaatsizliğe (İbrânîler’e Mektup, 2/3) ve itaatsizlik sebebiyle kurtuluşu kaybetmeye (İbrânîler’e Mektup, 4/11-12) karşı uyarılmıştır. Kilise babalarından Origen’e göre de kilise dışında kalan hiçbir kimse kurtuluşa erdirilmeyecektir. Kiliseye tâbiiyet “Tanrı’nın krallığına girmek, vaftiz olmak (Yuhanna, 3/5; Markos, 16/16), inanç esaslarını kabul etmek ve kilisenin kutsal birliğine girmek” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple Aziz Cyprian kutsal birlikten ayrılan sapık grupları kilisenin dışında kabul etmiştir. Dolayısıyla vaftiz edilmeyenler, kilisenin öğretilerini benimsemeyenler, sapıklar ve kilisenin otoritesini kabul etmeyenler kilisenin üyesi olmaktan çıkmaktadır. Ancak Katolik öğretisine göre hiç vaftiz edilmeyenlerle sonradan inkâra düşenlerin kiliseyle ilişkileri farklı statülere tâbidir.
Kilise babalarından Hermas’ın, vaftiz edildikten sonra kişinin inancını terketmesinin affedilemeyeceği şeklindeki görüşü ilk dönemde kilisenin müeyyidesini teşkil ederken İznik Konsili’nden sonra Îsâ’nın öğretilerinden ve kiliseden uzaklaşanların tövbe ederek kutsal birliğe (komünyon) girmelerine izin verilmiştir. Reform hareketlerinin ardından Katolik kilisesi, Ortodoks ve Protestan kiliselerine rağmen kendini kurtuluşun yegâne yolu olarak görmeye devam etmiştir. II. Vatikan Konsili’nden (1962-1965) sonra kilise yine kurtuluşun evrensel aracı olarak görülmekle birlikte diğer din ve mezheplerin de olumlu değerler taşıdıkları ve insanların kurtuluşuna yardımcı olacakları ifade edilmiştir. Hz. Îsâ’nın öğretilerini ve kiliseyi terkedenlerin pişmanlık duyarak tövbe etmeleri halinde tekrar kilisenin kutsal birliğine dahil olmaları mümkün görülmüştür.
Kur’ân-ı Kerîm’de küfür kavramı kök halinde kırk bir yerde geçmekte, bunun yanında çok sayıda âyette aynı kökten türemiş fiil ve isimler bulunmaktadır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “kfr” md.). Kur’an’da cahd (bilerek inkâr etmek), işrâk (ortak koşmak) ve tekzîb (yalancı kabul etmek), kavramları da küfür mânasında kullanılmış, ayrıca tuğyân (haddi aşmak, azmak), zulm (haksızlık etmek, yersiz hareket etmek), ism (günah işlemek) ve fısk (belli bir sınırı aşmak, hak yoldan ayrılmak) kavramlarına küfrü ve inanmayanları nitelemek için yer verilmiştir (a.g.e., “cḥd”, “şrk”, “kẕb”, “tġy”, “ẓlm”, “is̱m”, “fsḳ” md.leri).
Kur’an’da kâfirlerin Allah’ı inkâr etmeleri (en-Nisâ 4/136, 150; et-Tevbe 9/54; en-Nahl 16/106), O’na oğul isnat etmeleri (el-Mâide 5/72-73; et-Tevbe 9/30), yolundan yüz çevirmeleri (en-Nisâ 4/167), ulûhiyyetinde ortak tanıyarak şirke düşmeleri (Âl-i İmrân 3/151; el-Beyyine 98/1, 6) yanında O’nun âyetlerini (el-En‘âm 6/39; el-Enfâl 8/31), peygamberlerini (en-Nisâ 4/42; Yûnus 10/2; er-Ra‘d 13/42-43) inkâr ettikleri, bunlara ulûhiyyet pâyesi verdikleri (el-Mâide 5/17), Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerini, Kur’an’ı (el-İsrâ 17/41, 46; Meryem 19/73, 77; el-Enbiyâ 21/2-3), melekleri (en-Nisâ 4/136), öldükten sonra dirilmeyi (Yâsîn 36/78-79) ve âhireti (el-A‘râf 7/45; Hûd 11/7, 19) reddettikleri belirtilmek suretiyle ferdi küfre götüren inançlara açıklık getirilmiştir. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’de inanmak veya inkâr etmekte insanların irade hürriyetine sahip bulundukları belirtilirken (el-Kehf 18/29) Allah’ın küfre rızâ göstermeyeceğine dikkat çekilmiştir (ez-Zümer 39/7). Kur’an’da, kâfirlerin inanmamaktaki ısrarlı tavırlarına rağmen inanacakmış gibi Resûl-i Ekrem’den defalarca mûcize göstermesini istedikleri bildirilmiş (el-En‘âm 6/37, 109; el-İsrâ 17/90-95), çeşitli âyetlerde, düşünüp ibret almak suretiyle inanmalarını sağlamak için kendilerine gösterilen misallerden bahsedilmiştir (el-En‘âm 6/65; Yûnus 10/5-6, 67; Yûsuf 12/105; er-Ra‘d 13/2-4; er-Rûm 30/20-28). Her şeye rağmen küfürde ısrarlı olanların amellerinin boşa çıkarılacağı (el-Mâide 5/5; el-A‘râf 7/147; ez-Zümer 39/65; Muhammed 47/8), kâfir olarak ölenlerin âhirette hiçbir şekilde kurtulamayıp acıklı bir azapla karşılaşacakları (Âl-i İmrân 3/91; el-Mâide 5/36; el-Meâric 70/11-18), cehennemde ebedî olarak kalacakları ve azaplarının hafifletilmeyeceği belirtilmiştir (el-Bakara 2/161-162). Kur’an’da tohumu toprağa atıp gizleyen çiftçilerden (küffâr) bahsedilirken (el-Hadîd 57/20) ve Allah’a şükredip nankörlük edilmemesi emredilirken de (el-Bakara 2/152; er-Rûm 30/34) küfr kökünün türevlerinin sözlük anlamıyla kullanıldığı görülmektedir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr” md.).
Küfür hadis kaynaklarında da çok geniş bir şekilde yer almakta olup özellikle iman bölümlerinde çeşitli başlıklar altında kaydedilen birçok rivayet bu konuyu ilgilendirmektedir (Wensinck, el-Muʿcem, “kfr” md.; Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 458-459). Bu hadisler genellikle küfür sayılan yanlış inançları ve kâfirin niteliklerini açıklamaktadır. Aynı rivayetlerde kâfirin kıyamet günündeki âkıbetinden, mâruz kalacağı azaptan ve müminin ona karşı alacağı tavırdan da bahsedilmektedir (Müsned, III, 229; Buhârî, “Tefsîr”, 1/25; Müslim, “Münâfiḳīn”, 54; Tirmizî, “Cehennem”, 3). Hadislerde iman en üstün itaat olarak nitelendirilirken (Müslim, “Îmân”, 36) şirk en büyük günah olarak tanımlanmış (Müslim, “Îmân”, 37), nifakın küfür olduğuna (Müsned, III, 39), kişinin kalbinde imanla küfrün bir arada bulunamayacağına (a.g.e., II, 349) dikkat çekilmiştir. Öte yandan kul hakkını ihlâl etme, toplumun bütünlüğünü ve huzurunu tehdit etmenin yanı sıra daha yaygın bir fitneye yol açma ihtimali bulunan tekfir tavrının sakıncasına işaret edilmiş, kişinin müslüman kardeşini haksız yere küfürle itham etmesinin kendisinin küfrüne sebep olacağı hususu farklı rivayetlerde dile getirilmiştir (Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “Îmân”, 111; Tirmizî, “Îmân”, 16).
Küfür kelâm ilminde üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Dinin merkezinde iman bulunup dinî hayatın bütün yönleri bu merkeze göre anlam ve değer kazandığı gibi küfür de ferdi söz konusu anlam ve değerlerden uzaklaştıran, inananlara mahsus dinî ve dünyevî bütün haklardan mahrum bırakan belirleyici bir hükümdür. Ancak İslâm âlimleri, iman olgusunun niteliği hakkında ileri sürdükleri farklı görüşlerine bağlı olarak küfrün mahiyetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır.
Âyet ve hadislerde imanın kalbin tasdikine bağlı kılınmasından hareketle (en-Nahl 16/22, 106; el-Hucurât 49/14; Müslim, “Îmân”, 41) imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Ehl-i sünnet kelâmcılarına göre küfür, dinin aslından (zarûrât-ı dîniyye) olduğu kesinlikle bilinen hususların tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemektir (Mâtürîdî, s. 601-611; Nesefî, s. 808; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, V, 224-225). İmanın tasdik değil mârifetten ibaret olduğunu ileri süren Cehmiyye ve Neccâriyye’ye göre küfür Allah’ı ve Hz. Peygamber’in haber verdiği hususları bilmemektir (Eş‘arî, I, 132; İbn Hazm, III, 188). Halbuki mârifetin karşıtı cehalet, imanın karşıtı inkârdır. Tek başına bilgi iman edilecek hususların mahiyetini kapsamaya yeterli değildir. Nitekim Allah ve resulünü bildiği halde küfrü gerektiren bir inancı benimseyen veya küfre alâmet sayılabilecek bazı fiilleri işleyip bazı sözleri söyleyen kimse iman dairesinden çıkmış olur.
İmanı sadece dilin ikrarı olarak kabul eden Mürcie ve Kerrâmiyye’ye göre küfür dille ikrar etmemektir (Eş‘arî, I, 12, 132, 141, 143; İbn Hazm, III, 183). Ehl-i sünnet kelâmcıları bu görüşü, gerçekte iman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe inandıklarını söyleyen münafıkların mümin olmadığını açıklayan âyetlere (meselâ bk. el-Bakara 2/8-9) aykırı bularak eleştirmişlerdir. İmanı ikrara, küfrü ikrar etmemeye indirgeyen bu görüş dünyada kişiye uygulanacak hükümler için geçerli olmakta, fakat onun âhiretteki durumunu kapsamamakta, ayrıca imanın ve küfrün hakikati konusunda bir değer taşımamaktadır.
Ebû Hanîfe, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi’ye ait, imanı kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olarak kabul eden meşhur kavle göre küfür imanın söz konusu iki rüknünden birinin mazeretsiz olarak terkedilmesidir (Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, s. 149; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 58, 69, 74). Halbuki imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Hanefî geleneğine mensup kelâmcılara göre ikrar onun rüknü değil dünyada ferde mümin muamelesi yapılabilmesi için şartıdır (Mâtürîdî, s. 607).
İmanı “kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve dinî görevleri yerine getirme” şeklinde tanımlayan Hâricî, Mu‘tezilî ve Şiî kelâmcılarına göre küfür bu üç rükünden birinin terkedilmesiyle gerçekleşir. Ameli imanın bir cüzü kabul eden söz konusu mezhepler hangi görevin (tâat) imandan sayıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de genel olarak Hâricîler, büyük günah işleyen ve ilâhî emirlerden birini terkedenin kâfir olduğunu, Mu‘tezile ile Şîa, büyük günah işleyenin imandan çıkmakla birlikte küfre girmeyip ikisi arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) bulunduğunu, işlediği günahtan dolayı tövbe etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacağını ifade ederler (Eş‘arî, I, 73; Kādî Abdülcebbâr, s. 707-709; İbn Hazm, III, 191). Sünnî kelâmcılar ise imanla amel arasında sıkı bir ilişkinin mevcudiyetini vurgulamakla birlikte ilgili naslardan hareketle amel olmaksızın imanın oluşumunu mümkün görmüş ve iman-küfür statüsünü buna göre belirlemişlerdir. Ancak Sünnî âlimlerin bu fikirlerini, ameli gereksiz bulan ve sadece tasdikten ibaret sayan bir iman anlayışı olarak görmek doğru olmaz. Bu anlayışı, Hâricî ve Mu‘tezilîler’in amel eksikliğinden dolayı kişinin mümin vasfını kaybedeceği şeklindeki görüşlerine karşı kalbî tasdikin sağladığı bir imanın varlığı devam ettiği sürece ferdi mümin sayan, küfre itmeyen, kucaklayıcı bir yaklaşım şeklinde kabul etmek gerekir (bk. İMAN).
İslâm âlimleri küfrü meydana geliş şekli ve sebepleri açısından dörde ayırmışlardır. 1. Küfr-i inkârî. Allah’ı, peygamberleri ve onların Allah’tan alıp getirdikleri esasları kişinin kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmemesidir. 2. Küfr-i cühûd. Kişinin bildiği halde iman etmemesi, inkârı tercih etmesidir. 3. Küfr-i inâdî. Kişinin kalben Allah’ı bilip bazan diliyle de ikrar ettiği halde haset, şöhret ve makam düşkünlüğü, kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir. 4. Küfr-i nifâk. Kişinin inanılması gereken hususları diliyle ikrar ettiği halde kalben tasdik etmemesidir (Lisânü’l-ʿArab, “cḥd”, “kfr” md.leri). Öte yandan itikadî yönden inkârcı bir mahiyet taşıyan, “Allah’ın ulûhiyyetinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek” şeklinde tanımlanan şirk de bir tür küfürdür. Nitekim Kur’an’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı ifade edilmiştir (en-Nisâ 4/48). Kişinin müslüman iken başka bir dini veya inanç sistemini kabullenerek İslâm’ı terketmesi de irtidad olarak nitelendirilen bir küfür şeklidir.
Naslardan hareketle hangi tür inanç, söz ve fiillerin bir mümini küfre götüreceği konusu üzerinde de durulmuştur. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, O’na ortak koşmak, ulûhiyyetine uygun olmayan sıfatlar isnat etmek, sıfatları, isimleri veya emirlerinden biriyle alay etmek, O’nun rahmetinden ümit kesmek (Yûsuf 12/87) insanı küfre sevkeden inançlar olarak kabul edildiği gibi nübüvvet müessesesini bütünüyle inkâr etmek (Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, s. 248-249), peygamberlerden bazılarının nübüvvetini kabul etmemek, onlara ulûhiyyet isnat etmek (el-Mâide 5/17, 72-73), sözlerinin anlamsız ve yalan olduğu, şahsî menfaatler için söylendiği şeklinde inançlara sahip olmak da (Gazzâlî, Fayṣalü’t-tefriḳa, s. 81) küfür sayılmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının veya bir kısmının vahiy ürünü olmadığını kabul etmek, Kur’an’ın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği halde meleklerin varlığını kabul etmemek (en-Nisâ 4/136), onların Allah’ın kızları olduğuna inanmak (el-İsrâ 17/40; es-Sâffât 37/149-153), birçok âyette Allah’a imanla beraber zikredilen âhireti inkâr etmek de kişiyi küfre götürmektedir.
Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri inkâr etme niteliği taşıyan söz ve ifadeleri sarfetmek kişiyi küfre sevkeder. Bu tür sözlere İslâm kaynaklarında “elfâz-ı küfür” denilmiştir. Kur’an’da da “kelimetü’l-küfr” tabiri geçmektedir (et-Tevbe 9/74). Söz konusu âyette münafıkların küfür kelimesini telaffuz etmek suretiyle müslüman iken kâfir oldukları belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan küfür ifadeleri olarak, “Meryem oğlu Mesîh Allah’tır”; “Allah üçlünün üçüncüsüdür”; “Bu peygamber yalancı bir sihirbazdır”; “Hayat ancak bu dünya hayatıdır, ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman yok eder”; “Bu çürümüş kemikleri kim diriltebilir?”; “Kıyametin kopacağını sanmıyorum” gibi örneklere yer verilmiştir (el-Mâide 5/17, 73; Sâd 38/4; el-Câsiye 45/24; Yâsîn 36/78; el-Kehf 18/36). Hadislerde de müminleri küfre götüren söz ve davranışlar üzerinde durulmuştur. Buna göre müslümanları tekfir etmek (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 15), Allah’tan başkasının adına yemin etmek (Buhârî, “Îmân”, 112) ve Kur’an hakkında tartışmak (Müsned, II, 258) küfür olarak nitelendirilmektedir. İslâm âlimleri, Allah ve resulünün ancak kâfirlerce söylenebileceğini veya yapılabileceğini bildirdiği, müslümanların yalnız kâfirlere ait olabileceği üzerine icmâ ettikleri yahut imanla bağdaştırılmasını imkânsız gördükleri söz ve davranışları elfâz-ı küfrün belirlenmesinde temel ilke kabul ederek bu konuya dair eserler yazmışlardır (bk. ELFÂZ-ı KÜFÜR). Öte yandan telaffuz edildiği zaman kâfir olmayı gerektirecek bir şeyi kişinin hatırına getirmesi, kalbinden geçirmesi küfür sayılmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in, dilleriyle söylemedikleri ve fiil haline getirmedikleri müddetçe müslümanların içlerinden geçirdikleri kötülükleri Allah’ın bağışlayacağını bildirdiği rivayet edilmektedir (Buhârî, “ʿItḳ”, 6; “Ṭalâḳ”, 11; Müslim, “Îmân”, 201).
İslâm âlimleri insanları küfre götürecek fiilleri ve davranışları puta tapmak (el-A‘râf 7/37; İbrâhîm 14/30; el-Furkān 25/3), tapınmak amacıyla güneşe, aya, yıldızlara, ateşe veya herhangi bir şahsa secde etmek, peygamberlerden birini öldürmek (Bâkıllânî, s. 348; İbn Hazm, I, 201), tâzim ve hürmet kastıyla haç takınmak, gayri müslimlerin kendilerine mahsus dinî kıyafetlerini giyinmek (Abdülkāhir el-Bağdâdî, s. 266; Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 188-189) ve iman esaslarından birinin inkârını gerektirecek tarzda sihir yapmak, kehanette bulunmak şeklinde sıralamışlardır.
Bir insanın mümin olması kelime-i şehâdetin muhtevasına inanmasıyla gerçekleşirken bu ilkeyi tamamen veya kısmen inkâr etmesi de onu küfre götürür. Ancak Kur’an’da yer alıp sahih hadislerde açıklanan iman esasları sadece altı esastan ibaret değildir. Dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan itikadî, amelî ve ahlâkî hükümlerin dinî oluşunu reddetmek, bunların farz, helâl veya haram statüsünde bulunduğunu inkâr etmek de kişiyi küfre sevkeder (İbn Hazm, III, 204; Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 188-189).
Mümin olduğunu ikrar eden veya fiilleriyle bunu gösteren kişilere dünya hükümleri açısından mümin statüsü uygulanır. Söz ve fiilleriyle küfür alâmetleri olabilecek tavırlar içine giren insanlar hakkında araştırma yapmadan onların küfürlerine hükmetmenin (tekfir), gerek kul hakkı gerekse toplum huzuru ve düzeni açısından sakıncalı sonuçlara yol açabilecek bir tutum olduğuna dikkat edilmelidir.

KÖTÜ AHLAK VE İLAÇLARI

KÖTÜ AHLAK VE İLAÇLARI DİNLE OKU
KÖTÜ AHLÂK ve İLÂÇLARI
Müslümanın herşeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Çünkü, kalb, bütün bedenin reîsidir. Bütün uzvlar kalbin emrindedir. Peygamberimiz, (İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu, kalbdir) buyurdu. Yâni bu, yürek denilen et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenmesi ve iyi ahlâk ile tezyîn edilmesidir. İnsanın sûretine, şekline (Halk) denir. İnsanın kalbindeki kuvvete, hâle, huya (Hulk) denir. (Ahlâk-ı zemîme), kalbin hastalıklarıdır. Bunların tedâvîleri güçtür. İlâclarını iyi bilmek ve iyi kullanmak lâzımdır. Hulk, yâni huy, kalbdeki meleke ve kalbdeki arzu, hâl demektir. İnsanın îtikadı, sözleri, hareketleri, hep bu kuvvetten hâsıl olmaktadır. İhtiyârî hareketleri, huyunun eserleridir.
Ahlâkı tebdîl etmek, kötüsünü yok edip, yerine iyisini getirmek mümkindir. Hadis-i şerifte, (ahlâkınızı iyileştiriniz!) buyuruldu. İslâmiyet mümkün olmıyan şeyi emretmez. Tecrübeler de, böyle olduğunu göstermektedir. [Tecrübe, kat’î bilgi elde etmeye yarıyan üç vâsıtadan biridir. Bu vâsıtalardan ikincisi, Muhbir-i Sâdıkın haber vermesidir. Üçüncüsü, hesap ile anlamaktır.] İnsanların, ahlâklarını tebdîl etmek isti’dadları aynı değildir.
Ahlâkın menşei, sebebi, insânî ruhun üç kuvvetidir. Bunlardan birincisi, ruhun (İdrâk) kuvvetidir. Buna (Nutk) ve (Akıl) denir. Nutkun nazarî kuvvetinin mu’tedil, orta miktârına (Hikmet) denir. Hikmet, iyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayıran kuvvettir. Bu kuvvetin lüzûmundan fazla olmasına (Cerbeze), yâni ukalâlık denir. Cerbeze insan, mümkün olmayan şeyleri anlamaya kalkışır. Müteşâbih âyetlere mâna verir. Kaza kader üzerinde konuşur. Mekr, hiyle, sihir gibi zararlı şeyler yapar. Bu kuvvetin lüzûmundan az olmasına (Belâdet), yâni ahmaklık denir. Böyle kimse, hayrı, şerri birbirinden ayıramaz. Nutkun amelî kuvvetinin orta olmasına (Adalet) denir. Adaletin azı çoğu olmaz.
Ahlâkın kaynağı olan kuvvetlerden ikincisi (Gadap) tır. Hayvânî ruhun kuvvetidir. Beğenmediği, istemediği birşey karşısında, kanı harekete gelir. Bu kuvvetin insânî ruh tarafından te’mîn edilen orta miktârına (Şecâ’at), cesaret denir. Lüzûmlu, faydalı işlere atılmaktır. Müslümanların, iki mislinden fazla olmıyan kâfirlerle harp etmeleri, mazlumu zâlimden kurtarmaları böyledir. Bu kuvvetin fazla olması (Tehevvür), atılgan, saldırgan olmaktır. Çabuk hiddetlenir. Bu kuvvetin az olması (Cübn), korkaklıktır. Lüzûmlu olan şeyi yapmaktan çekinir.
Ruhun kuvvetlerinden üçüncüsü (Şehvet)dir. Hayvânî ruhun, kendine tatlı gelen şeyleri istemesidir. Bunun insânî ruh tarafından te’mîn edilen orta miktârına (İffet), nâmus denir. İnsan, tabî’atinin muhtaç olduğu şeyleri, islâmiyete ve insanlığa uygun olarak yapar. Lüzûmundan fazla olmasına (Şereh), hırs ve fücûr denir. Helâldan olsun, haramdan olsun, her istediğini elde etmeye çalışır. Başkalarının zararına da olsa, beğendiği şeyleri toplar. Şehvetin lüzûmundan az olmasına (Humûd), uyuşukluk denir ki, hasta olduğundan veya hayâsından, yâhut korkusundan, kibrinden, muhtaç olduğu şeylere kavuşmakta gevşek davranır.
Yukarıda bildirilen dört orta derece, yâni hikmet, adalet ve iffet ve şecâ’at, iyi huyların esasıdır. İnsan, ruhun üç kuvvetinden hikmete tâbi olunca, diğer ikisine, yâni gadaba ve şehvete hâkim olur. Bu ikisini, orta dereceli olan iffete ve şecâ’ate kavuşturarak saadete erer. Eğer, aklın nazarî kuvveti; orta derecesi olan hikmeti bulamayıp, iki kötü uca meyl ederse, kötü huylar hâsıl olur. Aşırı olan altı huy, her zaman kötüdür. Orta derecede olan dört huy da, kötü niyet ile yapılınca, kötü olur. Mala, mevkı’e kavuşmak için, din adamı olmak, riyâ ile, gösteriş olarak namaz kılmak ve cihâd yapmak, hikmeti kötüye kullanmak olur. Bir zevke veya mevkı’e kavuşmak için, bazı zevklerini terk etmek, iffeti kötüye kullanmaktır.
Esas olan dört iyi huydan herbirinin, eserleri, alâmetleri vardır. Hikmetin yedi eseri vardır. Şecâ’atin ve iffetin onbirer eserleri vardır.
Kötü huyların ilâcı – Kötü huyların hepsi için müşterek ilâc, hastalığı ve zararını ve sebebini ve zıddını ve ilâcın faydasını bilmektir. Sonra, bu hastalığı kendinde teşhîs etmek, aramak, bulmak gelir. Bu teşhîsi kendi yapar. Yâhut bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar. Mümin, müminin aynasıdır. İnsan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusurunu öğrenir. Sâdık olan dost, onu tehlikelerden, korkulardan muhâfaza eden kimsedir. Böyle bir arkadaş bulmak çok müşkildir. Bunun içindir ki, İmâm-ı Şâfi’î:
Sâdık dost ve hâlis Kimyâ
az bulunur, hiç arama! buyurdu.
Hz. Ömer de,
Arkadaşım aybıma uyardı beni,
kardeşlik sünnetinin budur temeli! buyurdu.
Düşmanlarının kendisine karşı kullandıkları kelimeler de, insana ayblarını tanıtmaya yarar. Çünkü düşman, insanın ayblarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar ise, insanın ayblarını pek görmezler. Birisi İbrâhîm Edhem hazretlerine, aybını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca, seni dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor. Aybını başkalarına sor dedi. Başkasında bir ayb görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmaya çalışmak da, kötü huyların ilâclarındandır. (Mümin müminin aynasıdır) hadis-i şerifinin mânası budur. Yâni, başkasının ayblarında, kendi ayblarını görür. Îsâ aleyhisselâma, bu güzel ahlâkını kimden öğrendin dediklerinde, (Bir kimseden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmiyen huylarından ictinâb ettim. Beğendiklerimi ben de yaptım) buyurdu. Lokman hakîme, (Edebi kimden öğrendin) dediklerinde, (Edebsizden!) dedi. Selef-i sâlihînin, Eshâb-ı kirâmın, Velîlerin hayat hikâyelerini okumak da, iyi huylu olmaya sebep olur.
Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak lâzımdır. Çünkü, insanın alıştığı şeyden kurtulması müşkildir. Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyâzet çekmeği, nefse güç gelen şey yapmağı âdet edinmesi de, faydalı ilâcdır. Meselâ, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı ilâcdır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bunlardan birkaçı şunlardır:
1 – (Allah katında kötü huydan büyük günah yoktur.) Çünkü, bunun günah olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günahı katkat artar.
2 – (İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yaptıkları günah, kötü huylu olmaktır.)
3 – (Her günahın tevbesi vardır. Kötü ahlâkın tevbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tevbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.)
4 – (Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi ahlâk da, hatâları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk, hayrâtı, hasenâtı mahv eder.)
Kötü niyet ile olmıyan hikmet, adalet, iffet ve şecâ’at, iyi ahlâkın kaynağıdır. İyi huylu olmak için ve iyi ahlâkını muhâfaza edebilmek için, sâlih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık etmelidir. İnsanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir. Kötü huylu ile arkadaşlık etmemelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibi olur) buyuruldu. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmaktan ve münâkaşa etmekten ictinâb etmelidir. İlm öğrenmeli ve faydalı işler yapmalıdır. Ahlâkı bozan, şehveti harekete getiren seks, fuhuş kitapları okumamalı, böyle radyo ve televizyondan sakınmalıdır. İyi huyların faydaları ve haramların zararları ve Cehennemdeki azâbları, hep hâtırlanmalıdır. Mâl, mevkı’ arkasında koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamıştır. Mâlı, mevkı’i hayr için arıyan ve hayr işlerde kullanan, rahata, huzura kavuşmuştur. Mal, mevkı’ gaye olmamalı, hayra vâsıta olmalıdır. Mal, mevkı’, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada bâkî değildir. Dünya zevklerine daldıkça, derdler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
1 – (İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmette yüksek derecelere kavuşur.)
2 – (İbâdetlerin en kolayı ve çok faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.)
3 – (Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine götürür. Bâzan küfre götürür.)
4 – Birinin gündüzleri oruç tuttuğu, geceleri namaz kıldığı, fakat kötü huylu olduğu, dili ile komşularına, arkadaşlarına eziyyet ettiği söylendikte, Resûlullah cevabında, (Böyle olmak iyi değildir. Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
5 – (Güzel ahlâkı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim). Semavî dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları tamamlamak için gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa, başka kimseye lüzûm yoktur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra, Peygamber gelmiyecektir.
6 – (İyi huylu olan, dünya ve âhıret saadetlerine kavuşur.) Çünkü iyi huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları, vazîfeleri îfâ eder.
7 – (Sûreti ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
8 – (Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri afetmek, kendini mahrum edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmaktır). İyi huylu kimse, kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına, haysiyyetine, bedenine zarar vereni affeder.
9 – (Kızdığı zaman, yumuşak davrananın kalbini Allahü teâlâ emniyyet ve îman ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur. Kötülük edene iyilik yapmak, iyi huyların en üstünüdür. Kâmil insan olmanın alâmetidir. Düşmanları dost yapar. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, (İncîl)de gördüm: Îsâ aleyhisselâm, (Kötülük yapana kötülükle cevap vermeyiniz! Sağ yanağınıza vurana, sol yanağınızı çeviriniz! Paltonuzu alana, şalvarınızı da veriniz!) buyurdu. Hıristiyanların şimdi ellerinde mevcut uydurma (İncîl) kitaplarında da böyle yazılı olduğunu (Cevap veremedi) kitabımız bildirmektedir. Hıristiyanların, İspanyada, Kudüste, Hindistânda ve (Bosna Hersek)de müslümanlara ve yahudilere yaptıkları korkunc zulmler ve engizisyon mahkemelerinde, birbirlerine yaptıkları işkenceler, kitaplarda mevcuttur. Bu vahşî hareketleri, hakîkî İncîle tâbi olmadıklarını göstermektedir.
Her müslüman, kalbinden bütün kötü huyları çıkarıp, iyi ahlâkı yerleştirmelidir. Birkaçını çıkarıp, birkaçını yerleştirmekle, insan güzel huylu olmaz. Tasavvuf, insanı bu kemâle kavuşturan yoldur. [Böyle olmıyan yola, tasavvuf denmez. Her ilmin, her sanatın sahteleri, bozukları olduğu gibi, dinden, islâmiyetten, islâmiyetin güzel ahlâkından haberleri olmıyan sahtekârlar, yalancılar, kendilerine tarîkatçı, şeyh diyorlar. Bunlara aldanmamalı, câhillerin, ahlâksızların tuzaklarına düşmemelidir.]
Kötü ahlâkın meşhûrları altmış adeddir. Bunlardan kırk adedi tercüme edilerek, kırk madde hâlinde aşağıda bildirilmiştir. Bunlardan sakınan ve zıdlarını yapan kimse, güzel ahlâklı olur.